• Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon
  • Siyah Instagram Simge
  • Black YouTube Icon

Bir Fotoğrafı Hissetmek

En son güncellendiği tarih: 12 Ara 2019


Evrendeki her şey kendi frekansında titreşir

ve hatta birbirlerini harmonik (uyumlu) bir ölçekte etkilerler.”

Nikola Tesla

İnsanını özü sevgidir. Bilindiği üzere; ilk filozoflardan olduğu için felsefenin ve bilimin öncüsü, Eski Yunan’ın Yedi Bilge’sinden ilki sayılan Thales’e göre, her şeyin ana maddesi, dayandığı kaynak yani her şeyin arkhe’si “su”dur. Thales’in öğrencisi ve izleyicisi Anaksimandros, varlığın arkhe’sini nitelemek için "su" gibi belirgin bir madde yerine; sınırsız, sonsuz, belirsiz gibi anlamlara gelen “apeiron” kavramını kullanmıştır. Bu kavramla birlikte Anaksimandros felsefeye ilk defa soyutlaştırmayı sokmuştur. Daha sonra Anaksimendros’un genç yoldaşı Anaksimenes arkhe’nin “hava” olduğunu, kosmosun, evrenin, havanın sıkışıp genişlemesiyle meydana geldiğini iddia etmiş olsa da Anaksimandros’un tanımlaması karşısında bu tanımlama zamanla cılız kalmıştır. O zamanlarda, arkhe’yi bulmak evrenin anahtarını bulmakla eşdeğer tutulmuştur. Evrenin arkhe’sini bilmem ama insanınki sevgidir…

Fotoğraf Vakfı kurucularından Dora Günel yaptığı monografilerle fotoğraf sanatına yıllarca emek vermiş sanatçılardan biri olsa da ben onun eserlerini, 2012 yılında Espas Kuram Sanat Yayınları tarafından yayımlanan “Unvan-sız” adlı fotoğraf kitabının, Galata Fotoğrafhanesi’nde yapılan lansmanında tanımıştım. Artık Galata Fotoğrafhanesi yok, bir çok kültür sanat kurumunun başına gelen onun da makus kaderi oldu ve kolektif üretime yönelik atölyeleri ve etkinlikleriyle belgesel fotoğraf eğitimini, hakkıyla yürüten, yarı akademik ev ortamlı bu kurum, tüm çabalara rağmen sonunda kapandı. Benzer süreçleri yaşayan, aynı muhitteki Espas Kuram Sanat Yayınları gibi halen yeri doldurulamayan, yokluğu hissedilen bir mekan olarak maalesef zamanın tozlu raflarında yerini aldı… (Galata Fotoğrafhanesi bağlamında Türkiye’de fotoğraf eğitimi, fotoğraf ajansları üzerine bir yazı yazmak gerekiyor ama bu benim altından kalkabileceğim bir iş değil…)

Günel’in “Unvan-sız” isimli kitabına dönersek; bu kitap, endüstri çağının imalat sanayii alanındaki uluslararası figürlerinden biri olan Bosch firmasının, Türkiye’deki işletmelerinde hizmet üreten büro çalışanlarının, mavi yakalıların, iş yerindeki ve özel alandaki hallerini anlatılıyordu. Sayfalarını çevirdikçe ilkbaharla yapraklarını açan çiçekler gibi önümde açılan bu kitabın temel motifi olan “emek” kavramı o günlerde yöneticisi olduğum Hür Kamu Çalışanları Sendikası’nın sonraki yıl düzenlediği “1.Mayıs, Emek ve Fotoğraf” isimli etkinliğin de ilham kaynağı olmuştu. (Ne var ki kurumsal şahsiyetiyle muadillerine örnek olabilecek bu sendika da Galata Fotoğrafhanesi’nin kaderini paylaşmış ve bu etkinlikten birkaç yıl sonra maddi sorunlar nedeniyle kendini feshetmişti.)

Bu türden kişisel tarihime ilişkin hüzünlü çağrışımlarından dolayı (Anıları anlatmak ya da anlatmamak gerçekten insanın elinde olsaydı, insanlar ne kadar mutlu olurdu…) bu yazıda o kitaptan bir fotoğrafı değil, Günel’in “Ötekinin Gölgesi” isimli fotoğraf serisinde yer alan aşağıdaki çalışmasını ele almak istedim. Bu eser, kısa bir süre önce Londra’ya yerleşmiş otuz altı kişiyle, “birlikte yaşam” kavramı üzerine yapılan fotoröportajdan bir kare olsa da benim için doğrudan çağrışımı, “sevgi” hakkındaydı; bana hissettirdiği katıksız bir sevgiydi ya da o şekilde görmek işime geldi…

Sevgi denince benim aklıma eskiden beri hep, Albrecht Dürer’in kendisinin okumasını sağlayan madenci kardeşine atfen (Giyotinle kafası kesilen Fransız kimyacı Lavoisier’in idam sonrası göz kırpması olayı gibi bunun da bir şehir efsanesi olduğuna yönelik sağlam kanıtlar olsa da hikayenin bu hali hoşuma gidiyor; çünkü bir efsaneyi öldürmezsiniz; dilerseniz Kafka gibi Prometheus’a istediğiniz kadar farklı sonlar yazın, bunlar ne kadar güzel olursa olsun; geriye, bilinen, yerleşik olan hikaye kalacaktır…) karakalem çizdiği “Dua Eden Eller” isimli resmi gelir. Bu manada fotoğraf denince ise Brassai’nin öpüşen çiftleri çektiği eserlerini hatırlasam da daha çok; görüntüdeki annenin yüzündeki acı, kaygı, umutsuzluk, endişe ve türevi her türlü hissin somut ifadesini okumanın mümkün olduğu Amerika’da, Büyük Buhran sırasında çekilen Dorothea Lange’ın “Migrant Mother (Göçmen Anne)” isimli kült eseri zihnimde yer etmiştir. Sabit Kalfagil’in; uzun pardösülü bir erkek ve kırmızı kazaklı bir kadının sisli bir havada, arklarına İstanbul siluetini alarak, kol kola yürüdükleri meşhur fotoğrafı da sevgili kavramı bağlamında aklımda kalan karelerden biridir. O fotoğrafta da ilk bakışta aynı Günel’in bu fotoğrafı gibi mekandan bir yalıtılma hali göze çarpmaktadır; mekanı kaplayan objelerin, yapıların, cisimlerin dışında varolan güçlü bir ilişki biçimine işaret edilen bir durum…

Işığı içine çekmekle kalmayıp ışık saçan türden fotoğraflar çeken Günel’in bu eserine dönersek, fotoğrafın genel yapısı günümüzde tarif edilen aşkın strelize edilmiş haline tezat teşkil etse de bu iki insanın çarpık çurpuk dağınık halleri sevginin ve aşkın tek şartı olan doğallığın kusursuzluğunu doğrular mahiyette. (Burada bir parantez açarak, farkındayım; fotoğraftaki kadın aslında, adamın bakıcısı, misafiri, arkadaşı, komşusu olabilir; bunu bilmek için elimizde kesin bir kanıt yok… Fakat bunun üzerinde durmaya gerek duymuyorum çünkü bilinir ki her fotoğraf dünyada binlerce defa tekrar eden bir ilişkinin göstergesinden başka bir şey değildir...) Kadının belli belirsiz tebessümü içkin vaatleri barındırmıyor ne de erkeğin, tebessümü bir anlık olsun sahicilik kazanan, unutulmuş vaatlere dair. Elbiseleri güven telkin etmiyor banka para nakil araçları gibi koyu renklerde, ortam tekinsiz ama ürkütücü değil; yüz ifadeleri biraz yorgun olsa da mülayim. Kendi alanlarını belirlemekle birlikte mesafeli değiller, duruşlarında katışıksız bir rahatlığın ifadesi var; muhtemelen kötürüm adamın bacak bacak üstüne atması, kadının parmaklarını kütletmeye hazırlanır gibi elleriyle oynaması, hava karanlık olmasına rağmen perdelerin çekili olmaması ve önceden öngörülemeyecek bir sürü şey…

Bunların yanı sıra geometrik olarak da çok başarılı olan bu kare tüm dikkati erkeğin elinde tuttuğu şarap kadehine çekerek, beni; tipik, vıcık vıcık aşk fotoğrafı görüntüsünden uzak olmasına rağmen, bu yönden okumaya yöneltmekte. Şöyle ki; görüntünün odak noktasındaki kadının başının eğiminin, kendisiyle birlikte ortamda bulunan tüm objeleri adeta yanı başındaki adamın hizmetine sunar hali, bu ikramıysa tekerlekli sandalyedeki adamın elinde bir kadeh şarapla kabulü içtenlikli bir sevginin ifadesi değil de nedir?

Diğer taraftan, her sanat eseri bir başarıya ilişkindir, aksi takdirde eser kabul edilmez. Somut anlamdan başarı diye gösterilecek bir şey olmasa da bakışlarda kendini gösteren ortak bir onay vardır. Bu yüzden, yazarlar, fotoğrafçılar kısaca sanatçılar en mükemmel eseri üretip üretmediklerinden emin olmasalar da halis olanı anlayabildiklerini bilirler. Belki ürettiklerinden daha çok bu bakıştır onları sanatçı kılan, yoksa Şahin Kaygun neden halen yeri doldurulamayan bir fotoğrafçı olsun ki…

Unutmadan şimdi size bir itirafta bulunmalıyım; Şahin Kaygun’un, Turgut Uyar’ın akılda kalan fotoğraflarını çekmiş olması benim için çok manidardır ve ben büyük bir yazar olmadığımı da buradan anlıyorum çünkü bırakın o kabiliyetteki bir fotoğrafçıyı, bugüne kadar benim fotoğrafımı çeken bir fotoğrafçı olmadı… Sırf bu nedenle, bir süredir prensip olarak, benim romanlarımdan herhangi birini okumadığını düşündüğüm, hayatta olan hiçbir Türk yazarın kitabını okumuyorum. İlla ki çok merak eder ve okumak istersem o yazarın adresine kendi romanlarımdan birini gönderiyorum, ola ki okur diye ve böylece kendi prensibimi çiğnemeden ben de onun eserini okumuş oluyorum. Ne var ki bağnaz bir şekilde belirli bir ideolojiye, dine, felsefi düşünceye bağlı olan ve bunun sempatizanlığını yapan kesin inançlıların, heykel gibi yazarların eserlerini okumuyorum, okuyamıyorum… Bir de çok provokatif olduğunun farkındayım ama nedense zenginlerin ürettiği eserler de ilgimi çekmiyor; ne zaman bu sınıftan sadece yazarların değil sanatçıların eserlerini görsem beynim zonkluyor; gayya kuyusuna düşmüş gibi hissediyorum kendimi, hep benzer bir sığlık bürüyor gözlerimi…

Dora Günel’in bu karesine dönersek; fotoğraftaki tekerlekli sandalye bana kullandığım motoru da hatırlattı çünkü fotoğraf çekmeyi çoğu zaman motosiklet kullanmaya benzetirim… Motosiklet kullanırken gidonu, gözlerin, bileklerin ve vücudunun eğimiyle yönlendirirsin. Fotoğraf makinesini kullanmakta buna benzer; bu sürüşte en ısrarlı olan da gözlerdir. Motor da fotoğraf makinesi gibi, bakışlarını sabitlediğin yeri izler ve oraya yönelir; düşüncelerinle şekillenen görüşünün peşindedir. Araba kullanırken dalıp gidebilirsin, sigara içebilirsin fakat motor buna müsaade etmez. Motoru her zaman değişik açılarda sürsen de durmadan eğimin açısına bağlı olarak farklı kuvvetlerle başa çıkmak zorundasındır. Bu aynı deklanşöre dokunduğun an gibi bir histir… Motor bakışınızı izlese de, siz ikisini birden yolun üzerinde tutmak zorundasınızdır; fren yapmak, ivme kazanmak, dönüş, hızlanma ve yavaşlama ile ilgili durumlarda nasıl davranacağınız beyninize işlemiş olmalı çünkü motorun üstündeyken karar vermeye zamanınız yoktur. Eğer iki tekerin üzerindeyken karar vermeye kalkarsanız kaza yaparsın ve bu hayatınıza mal olabilir. Örneğin motor sürücülerinin bildiği üzere, viraja doğru eğilirken gidonu ters yönde zorlamalısınız ki arka tekerden gelen itiş gücünü kullanarak eğimi bertaraf edebilesiniz ve böylece sürüş hattını gergin tutarak dönüşü tamamlayabilesiniz. Bu öpüşmeye benzer, tekerler dönerken çizdiği hattın arkası dil ise önü ağız gibidir… Fotoğraf makinesinin mekanizmasını da kabaca buna benzetebiliriz; objektif yolsa, diyafram tekerler, obtüratör de motorun gövdesi şeklinde çalışır, vizör de olsa olsa sizin hayatı tattığınız dilinizdir… Günel, takip ettiğim kadarıyla benim gibi Leica kullanıcısı ama o da benim gibi bir motor kullanıcısı mı bilmiyorum ama kalbiyle deklanşör arasında bu kadar başarılı bağlantı kuran birinin iki tekeri yol üstünde tutmakta zorluk çekeceğini düşünmüyorum… Malum yazarlar da fotoğrafçılar gibi sadece gördükleri şeyi başkalarına aktarmakla kalmayıp, onların nereye varacağını kestirmenin mümkün olmadığı görünmez hayaletlere de aşkla refakat ederler aynı zamanda…

Peki, aşk nedir? Eski Yunan’dan beri, hatta daha öncesinden bu yana, filozofların tam anlamıyla cevap veremedikleri bu soruya benim herkesi tatmin edecek bir cevap vermem tabii ki mümkün değil. Nitekim aşk aynı nefret gibi daima insanların ilgisini çekti; bunun basit ama bir o kadar da sağlam bir nedeni var, çünkü herkes hayatı boyunca aşkı ve nefreti değişen şekillerde yaşıyor. (İkisi de kuvvetli bir tutkunun ifadesi) Aşka dönersek; aşık olamamak da bir dert, olmak da; karşılıksız aşk başka bir şikâyet konusu ya da aşkın bütün engellere rağmen uzun ömürlü olup olmayacağı da… Aşk üzerine düşünen başlıca filozoflara bir bakarsak; Platon aşkı, ciddi bir akıl hastalığı olarak görürken, Schopenhauer, insana, türünü sürdürmek için kurulmuş bir tuzak şeklinde tanımlamıştır. Freud aşktan bebeğin ona bakım verenlere, en başta da annesine, duyduğu yakınlık bağlamında bahsetmiş ve erkeklerin aşk alanında kadınları nasıl değersizleştirdiklerinden dem vurmuştur. Aşkı ya da isterseniz sevgiyi, bakımla, ideallerle ya da başka insanların sahip olduklarıyla ilişkilendirmiştir. Lacan ise aşkın biz de olmayanı vermek istemek olduğunu söyleyen Aristoteles’in aşk tanımına karşı çıkarak: “Nasıl olur da bizde olmayan bir şeyi bir başkasına verebiliriz?” demiştir… Malum bu listenin sonu gelmez; o nedenle bana göre aşk nedirin cevabını vererek bu konuyu burada kapatayım, önceden birisi bu şekilde tanımlamış mıdır bilmesem de; bence aşk, kendi konfor alanından gönüllü çıkma halidir…

İnsanın arkhesi olan sevgi ya da daha doğrusu aşkın hangi frekansta titreştiğini gösteren bir metni yıllar önce bir romanda okumuştum:

Yokuştan aşağıya doğru yürü, sol taraftan… Önüne çıkan ilk köşeyi geç, ikinciyi de, üçüncü köşenin altındaki karanlığa gömül ve beklemeye başla.

Ne inananı ne mabedi kalmamış ölü bir tanrı gibi ol. Heyecana gerek yok, sakinleş; nasıl olsa birazdan önünden geçecek. Bilmen gereken sadece bu ve bilmen gerekenlerin sonuna vardığında hissetmen gerekenlerin başlangıcında olacaksın.

Aklın saniyelere takılmasın, saatleri düşün…

Sen sarp ve kayalık ruhuna birazdan tek başına tırmanacaksın ve içinde yeşeren o şey için bir mezar kazacaksın… Olgun bir meyve gibi düşüp tüketilmeden, solmuş defnelerin tuzağına düşmeden…

Evet, sokağa girdi, yokuşun başında henüz, iniyor aşağıya doğru adım adım. Halen uzakta. Sessizce beklemeye devam et… Elde etmek mi istiyorsun, acele etmemelisin…

Başkalarının su içer gibi elde ettiği şeyleri sen kendini yırtsan da elde edemeyeceksin, anla artık. Istırabın asaleti olmaz ve sal kendini olayların kaçınılmaz akışına… Teslim ol. Kaldı ki saçma, zekânın emniyet supabıdır denmemiş mi?

Üzülme; şu hayatta kim onun gibi zihnini perişan, ruhunu lime lime etti? Unutma ruhunun durgun suyuna düşen bir taş o. Suç sende değil…

Önünden geçmesini bekle…

Sonra; zifiri karanlık bir gecede gardaki trenlerin altından hangara uzanan raylar gibi arkasından uzan, sessizce; gece vakti bir peronun yalnızlığıyla, karanlık… Yüreğinin şiddeti adımlarını ağırlaştırmamalı…

Birden arkasından sarıl incecik bedenine ve elinde tutuğun bıçağı boğazına daya.

“Çantan,” de; “paran.”

Gören duyan olmayacak. Korkma… Şehrin tüm gürültülerinden büyük bir sessizlik yayılıyor bu saatte…

Rahat ol, çantasında sadece sahip olduğu şeylerin hüznü birikiyor herkes gibi onun da. Çürüme… O da diğerlerinden farklı değil ölüme yazgılı doğdu, ölümle pençeleşirken yaşamaya çalışıyor. Şimdi bunu duyumsayacak, ruhunun en derin yerinde saklı bir ıstırapla. O nedenle garipsemeyecek…

Nihayet onun bedenine değdin. Dokundun… Günlerdir hayalini kurduğun şey. Saçları yüzünü okşuyor, kokusu burnunda…

Gözlerinin içine bakmıştın, ta gözlerinin içine; çaresizce… Boz bulanık dalgalardan, karlı dağların zirvelerine, değil gözleri; gözleri… Bir mağara değil ışığın yansıdığı, dağların yamacında boz bulanık bir çeşme; gözlerinin ta içine akan…

Şimdi ellerinde…

Kabul et başka türlüsü mümkün değildi…

Onu sevdin ama başkaları gibi severek yormadın; sadece sevdin… En güzel şeyler gibi, uzaktan… İlk kez bu kadar yakınsın… Tadını çıkar…

Onu şefkatle okşa, taç yaprakları en ufak bir dokunuşta düşecek bir çiçekle oynar gibi…

Utanmana gerek yok… Senin uzanamayacağın buluttan bir gemide yaşıyor o. Sense omuzlarında yalnızlığın. Buz gibi kaldırımlarda, tozlu yollarda, gıcırdayan merdivenlerde… Ayaklarında yalnızlığın… Nereye gitsen ellerinle taşıdığın yalnızlığın, gidip bulduğun yalnızlıklar…

Korkma sen doğmadan kaderini yazan tanrı sen öldükten sonra senden hesap soracak değil…

Gördün; çantası yerde, demek ki zaman tükendi… Son kez göğsüne bastıracaksın onu ve bırakacaksın, buraya kadar…

“İmdat,” diyerek çığlığı basacak.

Çaresizce çıktığın karanlığa döneceksin. Çok istesen de yollarınız farklı…

O kurtuldum sanıp sevinecek, sen ona dokundum diye. Bir şey ne ise o dur, o şey için söylenen şey değil. Nihayet anlaşılmamış olmanın huzurunu buldun, kaldı ki seni anlayan sana egemen olur…

Nihayet bir yerlerde ikinizi de aşan bir oyun oynanmış ve perde inmiş olacak.

O, vücudunun topografyasında uzmanlaştığın sevgilin olsaydı, dilinin kıvrımlarını ezberlediğin… Sevişmelerinizin saatlerce sürdüğü, yüzlerinizin her gece bir tür sarhoşlukla aydınlandığı; birbirinizle birleşince her şeyi; kırgınlıkları, nefreti, anıları, hüznü, umutları, yatışmak bilmeyen hangi duygular varsa onları, adeta aranızdan çıkan ateşle yaktığınız, sonunda özgürleşmiş, rahatlamış olarak yatağa uzandığınız anlarınız olsaydı… Aranızdaki yangının yerini daha derinlere kök salan dingin ve sağlam bir sevgi alsaydı…

Hepsinden öte sen de tüm diğer insanlar gibi bu dünyadan ne bekliyorsun ki sevmek bile değil sonunda sadece sevildiğini bilmek…

Ne yazık ki bununla avunacaksın…

Gökten bir melek inmişti ki şans treni onu ezdi geçti… Yedilesitanbul...

#kritik

684 görüntüleme