• Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon
  • Siyah Instagram Simge
  • Black YouTube Icon

Bir Fotoğrafı Sindirmek

En son güncellendiği tarih: 12 Ara 2019


“Devlet kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verir”

Max Stirner

Önemli olan hikayedir. Hikayesi olan şeyler gözümüzde anlamlı, değerli olur. Bir eser de aynı şekilde ne kadar yetkin olursa olsun eğer bir hikâyesi yoksa unutulmaya mahkumdur.

Kameranın kapsadığı kısıtlı alanı estetik olarak kullanma becerisine sahip fotoğrafçılardan biri olan Abdurrahman Antakyalı’nın 1999 yılındaki Düzce depreminde çektiği ve sonrasında depremle ilgili yardım kampanyalarında bolca afiş olarak kullanılan, “Ekmekli Dede” isimli aşağıdaki fotoğraf da işte hikayesi olan eserlerden birisi. Bu fotoğraf deprem sonrası yıkılan dört katlı evinin önünde, kucağında dört ekmekle ağlayan ve 2004 yılında vefat eden Eşref Cengiz'e ait.

Amerikalı fotoğrafçı Walker Evans’ın, “Daha önce defalarca söylendiği gibi fotoğraflar kendilerini sözcükler olmadan görsel olarak ifade etmelidir yoksa başarısız olurlar,” sözüne çoğu zaman mesafeli yaklaşsam da aşağıdaki fotoğraf onun bu tespitini doğrular nitelikte.

Antakyalı’nın bu eseri, müsamereye çıkmış çocuk izlenimi veren yaygın portre fotoğraflarından, hele narsisizmin zirvesi olan selfilerden farklı olması bir yana Jean-Marc Bouju’nun Irak’da Amerikalılarca tutsak edilen bir adamın tel örgüler arkasında başına çuval geçirilmiş bir halde oğluna sarılırken çektiği fotoğraf, Charles Clyde Ebbets’in Amerika’da inşa aşamasındaki bir gökdelenin tepesinde öğle yemeğini yiyen işçileri çektiği fotoğraflar ya da zayıflıktan ölmek üzere olan küçük kız çocuğu ile yakınında tüneyen akbabayı çektiği fotoğrafla hafızalara kazınan Kevin Carter’ın meşhur fotoğrafı kadar ortamı doğru bir şekilde yansıtan bir anlatım barındırmakla birlikte Steve McCurry’in, Paul Strand’ın ikonik portre fotoğrafları kadar da teknik olarak doyurucu. Gerçeğin içinden kesilen bu fragman, belli sınırlara hapsedildiği yerden kanat açarak çok daha geniş bir gerçekliğe nüfuz eden bir patlamaya dönüşmüş, kameranın kapsadığı alanı ruhsal olarak aşan dinamik bir bakış açısı olarak ortaya serilmiş.

Fotoğraftaki yaşlı adamın gözlerini göremediğimiz için Steve McCurry’in öznelliğini bakışlarında bulan meşhur “Afghan Girl” (Afgan Kızı: Şarbat Gula) başlığıyla yayımladığı fotoğrafı değil de örneğin Paul Strand’ın New England’lı Vermontlu Bay Benett’in fotoğrafını hayal edin. O da aynı Antakyalı’nın bu eserindeki gibi; ceketi, gömleği birkaç günlük sakalı, arkadaki evin tahtaları, etrafını saran hava, biri imge olarak onun yaşamının yüzü halini almıştır. Bay Bennett’in gerçek yüz ifadesi bu yaşamın yoğunlaşmış ruhunu gösterir. Kaşlarını çatarak bizi izlemekte olan fotoğrafın tümü bir hayattır ve geçmişi, bugünü ve geleceğiyle, zamanı tam anlamıyla kuşatır. Yüzeylerin her santimetrekareyi doğrulayan halleri fotoğrafı dolu kılan uzam yaşamın tenine sinmiştir. O fotoğraf da aynı Antakyalı’nın bu fotoğrafı gibi o kadar gerçektir ki adeta ben senin beni gördüğün gibiyim diye haykırmaktadır. Bu fotoğrafçının teknik becerisine, kabiliyetine, zamanlama duygusuna, deneyimine, bilgi birikimine vs bağlı olduğu kadar objektifin önündekinin berisindekine teslimine de bağlıdır; ortada çift yönlü bir etkileşim vardır. Nitekim bir insanı tanımak için senin de onu tarafından tanınıyor olman gerekir, insanlar arasında tek yönlü bir ilişki olmaz. Nasıl derler, pozlama süresi yaşam süresinin ta kendisi olduğu duygusuna kapılınca insan portre fotoğrafını sever… Bu manada ressamın boyaya, heykeltıraşın çamura dokunması gibi Antakyalı da bu fotoğrafıyla zamana dokunmuştur…

Diğer bir anlatımla, portre çekmek onunla sevişmeye benzer, çektiğin yüzden önceki tüm yüzleri unutmalısın ki seni bu yeni yüz şaşırtabilmeli. Nasıl bir insan sevgilisinin eline dokunduğunda teninin en derinine ulaşmak isterken, sevgilinin umuduysa bu dokunuşun izini sürmek ve orada hapsetmekse onu, fotoğrafçı da o yüzde bir şey aramamalı ama bulduğu şey sanki aradığı şey olmalı…

Görüntüyü üç boyutlu nesnel gerçeklikten iki boyutlu optik gerçekliliğe indiren fotoğraf sanatı ilk ortaya çıktığında ilk portre fotoğraflarına yönelinmesi ve insanların, fotoğrafçıların önlerinde kuyruklar oluşturmasının temel nedeni de porte fotoğrafının bu gizemli yapısı nedeniyle olsa gerek. Bu nedenle portre fotoğraflarının aksine diğer fotoğrafların çoğunun reklam, moda fotoğraflarından farkı yoktur, onları küçümsediğim için değil benzer keyfi verdikleri için böyle söylüyorum. Dolayısıyla tüm fotoğrafları ikili bir ayrıma tabi tutmak zorunda kalsam portre fotoğrafları ve diğerleri diye bir ayrım yaparım. Hatta Latin Amerikalı yazar Julio Cortázar’ın, “etkileyici bir metin ve okur arasında yaşanan bu mücadeleyi roman hep sayıyla kazanır, oysa öykünün bu maçı nakavtla alması gerekir,” sözünden hareketle portre fotoğraflarını diğer fotoğrafların aksine öyküye benzetirim.

Ne var ki bu yaptığım sınıflandırmanın da öyle çok fazla arkasında durmam, duramam çünkü bugüne kadar birçok fotoğrafçı, fotoğrafın ahlaki ve estetik misyonunu açıklayan manifestolar ve amentüler kaleme almış olsalar da çoğunlukla birbirleriyle çelişmişlerdir; der Susan Sontag. Onun görüşleriyle devam edersek; fotoğraf bir sanat biçim olmaktan daha çok içinde birçok kelimeyi barındıran bir dil gibidir. Başka birçok yazın türünün yanında şiir gibi bir sanat eseri üretebilen bir dili düşünün, fotoğraf da bundan bağımsız değildir. Bir dili, örneğin Türkçeyi kullanarak onun kelimelerinden nasıl bir İsmet Özel mısrası üretebilirseniz aynı dilden fotoğraf yoluyla bir Orhan Cem Çetin karesi de çıkarabilirsiniz ve bu bütün savlarınızı altüst eder… Wittgenstein’ın, kelimelerin anlamları, ağırlıkları onların kullanımlarıyla ilintilidir, sözü de görüntüleri de bundan münezzeh saymazsak, bu savı doğrular niteliktedir…

Portre fotoğraflarının bana büyülü gelmesinin nedeni ne olabilir? Sanırım bir romancı olmamın bunda etkisi büyük. Şöyle ki fotoğraf çekerken aynı yazarken olduğu gibi konunuzdan, karakterinizden çok şey öğrenmeniz gerekir. Ve her şeyden önce hangimizin (yazar, fotoğrafçı) hangimize (yaratılan, kadrajlanan) daha çok ihtiyacı var sorusuna cevap bulabilmelisiniz. Çektiğiniz bir portreyse örneğin kadrajdan bize doğru bakan o göz, orada kim var diye sormalı, analoji yaratan bir bakış; hangimizin hangimize daha çok ihtiyacı var diye sorgulatan bir bakış… Ve bir şeyi daha eklemek gerekiyor; “Bir başkasıyla samimiyetinizin derinliği, hayatınızdaki diğer kişilerin sayısıyla ters orantılıdır,” denir; buradan hareketle kim bilir iyi bir portre fotoğrafçısı olmak için belki hayatınızdaki insan sayısını azaltmanız lazımdır. Sanırım sanatın tüm dalları için geçerli bir argüman olabilir bu…

Burada bir parantez açarak; benim fotoğrafa ilgimin de sergi gezmekle ya da fotoğrafçılarla hemhal olarak değil portre fotoğrafları, özellikle Tur-i Sina’da yanan çalılardan gelen ses karşısında Musa’nın yüzünü merak ettiğim günden itibaren fotoğraf üzerine okumakla başladığını belirtmeliyim. Bu manada Susan Sontag, Roland Barthes ve John Berger’i yabancı Çerkes Karadağ, Laleper Aytek ve Nazif Topçuoğlu’nu yerli yazarlar olarak sayabilirim. Bu yazarların kritiklerinde atıf yaptıkları fotoğrafların çoğunu görmeden haklarında yazdıkları yazıları okuyarak fotoğrafa ilişkin görüş açım genişledi. Ne var ki bir yazar olarak hiç roman eleştirisi okumadım desem yeri vardır…

Peki, Antakyalı bu kareyi hangi güdüyle çekmiştir? Tek kelimeyle gerçeği yakalamak amacıyla. Bilindiği üzere fotoğraf görünümlerden çeviri, yorum yapmaz sadece alıntı yapar. Yani tevil etmez dolayısıyla yalan söylemez. Barthes, fotoğrafla birlikte insanlığın ilk kez şifresiz bir mesajla karşılaştığını söylerken bunu kastediyordu. Resmin aksine fotoğrafta, imgenin figürasyonunun doğumuna yol açan şey deneyim ya da bilincin yönetimi, kurgusu ve her anında müdahale edilebilecek seçimler ile değil de edinilen yetilerin kısa zaman diliminde kimi zamansa anlık olarak aktarımı ile üretilir. İşte bu gerçek diye tanımlanan şeydir. Gerçek ise hiçbir şeyi önemsemez ne ideolojinizi ne dininizi ne mezhebinizi ne ırkınızı ne cinsiyetinizi; sürekli pusu da bekler. Aslında kimse onu bulmanızı beklemez ama aynı Antakyalı gibi sanatçılar, yazarlar adeta herkesin onu bulmasını beklediğini sanabilir. İşin bir yönü bu diğer yönüyse yük boşaltımı olarak tanımlanabilir… Şöyle ki; bir anı fotoğraflamak o ana dair hafızayı zayıflattığına doğrulayan çalışmalar yapılmıştır, (Örneğin yakın zamanlı çalışmalardan; Journal of Applied Research in Memory and Cognition dergisi son sayısı) bu bir çeşit yük boşaltımı olarak tanımlanıyor. Belki Antakyalı da bu fotoğrafı çekince, en azından benim de bu fotoğrafı görünce hissettiğim üzere, o elim depremin kendisinde yarattığı dramları sindirebilmiştir. Özünde depreme karşı bir duyarlılık oluşturmayı amaçlayan bir kare olarak yorumlanan bu fotoğraf kimileri için bu maksadın hasıl olmasını sağlamış olmakla birlikte bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde bazılarını da konuya karşı tabir yerindeyse duyarsızlaştırmış olabilir… Rutin aralıklarla yaşadığımız ve halen 1999 depreminin bir benzerini muhtemelen daha da büyüğünü beklediğimiz deprem için yeteri kadar hazırlık yapılmamasını geçtim, yoksa neden halen asfaltını atmadığı yollarda çevirme yapma hakkını kendinde gören devlet ergi caridir…

Fotoğraf üzerine yazılar kaleme alırken niçin Terry Eagleton’un “Marx Neden Haklıydı” isimli kitabına takılıp kalıyorum? Teknoloji gerçekten fotoğrafı demokratikleştirdi mi? Neden kanunlarda, yönetmeliklerde, kullanım kılavuzlarında belirsizlik kabul edilemezken sanat eserlerinde bu durum kaçınılmazdır? Varacağı nokta narsisizm olsa da neden sanatı beğeni meselesine indirgemek gibi güçlü bir eğilim var? Beethoven’in geç dönem kuartetlerini senfonilerine tercih etmek, “Gülünç bir ölümle öldü deniyor Max Stirner için çünkü mahvına sebep nihayet bir sinektir,” mısrasını bilmek sizi zevkiselim sahibi bir insan, vicdanlı birisi yapar mı?

İyi fotoğrafçı kimdir? Bu soruya kısaca; Pessoa’nın şairlere ilişkin bir sözünü soruya uyarlayarak şöyle cevaplayabilirim: İyi fotoğrafçı gerçekten hissettiğini çeker, vasat fotoğrafçı hissetmeye karar verdiğini, kötü fotoğrafçı ise hissetmesi gerektiğine inandığı şeyi çeker…

Antakyalı’nın bu eserinde olduğu gibi; genelde iyi fotoğrafçıların eli deklanşöre, konu ne olursa olsun, ya vicdan sahibi insanları bir haksızlığı göstermek için; bakın burada ne oluyor, bu nasıl olabilir sorularını sordurmak amacıyla; ya da geleceğe yönelik insanların tercihlerini şekillendirmek için bir çağrıda bulunmak maksadıyla dokunur. (Belki fotoğraf makinası tanrının gözünün yerini almıştır…) Tabi burada insanın kendini içinde en rahat hissettiği şey olan ideolojiyi kastetmiyorum; malum ideoloji insana bir tür güvenlik hissi verir. İnsana, mesken tutabileceği belirli bir statü sunar. Aynı zamanda bir anlam güvencesi sağlar; yani, “Tüm bunların anlamı ne?” sorusuna verecek hazır cevapları vardır: İnsanı, belirli bir toplumsal ânın ve yapının, belirli toplumsal ilişkilerin içine yerleştiren özgül bir anlam ufku meydana getiren kelimedir bu. Sanat ise ideoloji ile zıt kutuplarda yer alır. Sanat, her zaman, size en tanıdık gelen, kendinizi en yakın hissettiğiniz şeyin ideolojik sürekliliğinde bir kırılma yaratır.

Felsefi tartışmanın dışında günümüze dönersek; tersaneler suskun, madenler karanlık, fabrikalar soğuk; açlık ve kötü hayat koşulları kanserden daha fazla insanı öldürüyor fakat kanser kadar ciddiye alınmıyorlar çünkü zenginlerin bu nedenle ölme ihtimalleri yok; aynı deprem gibi… Her gün çekilen milyonlarca fotoğraf özünde kapitalizmi kafalara işlemek için kullanılıyor. Yoksullar ile zenginler arasındaki uçurum giderek derinleşiyor. Yeni yoksulluğun sınırları yok, ucu bucağı yok hayalimizin ötesinde; aşırı üretim giderek artan haddinden fazla tüketime neden oluyor. Diğer türlü piyasanın kendi dinamiklerini sürdürmesi mümkün değil. Sürekli kar elde etme güdüsünün önüne hiçbir şey geçememeli yani anlık olan kutsanmalı ki kapitalizme can soluğu verip amentüsünü yazan iktisat teorisyeni John Maynard Keynes haklı çıksın. Değil mi ki ona göre zaten uzun vadede hepimiz öleceğiz… Yoksa halen fotoğraf makinasının objektifinin silah zannedip ellerini havaya kaldıran çocuklar olduğu bir dünyada, Eduardo Galeano’nun, “oysa bizim tek bilmek istediğimiz yoksulların neden yoksul oldukları. Sakın onların açlığı bizi doyuruyor ve çıplaklığı giydiriyor olmasın…” sözüne katılmamak mümkün değil…

Ne var ki kitlesel ve daha demokratik sunum imkânları nedeniyle günümüzde sınıf mücadelesini dert eden insanlar için tünenebilecek son hudut çizgisidir fotoğraf. Yine de bir insanı edebiyatla, fotoğrafla, genel anlamıyla sanatla etkileyebilmek için kendisinin belli bir düzeyde eğitimli olması gerekir. Biraz genel kültür, felsefe, tarih, temel psikoloji bilgisi, belli seviyede hayat tecrübesi ve güncel siyaset buna dahil. Bir çocuğun eline Suç ve Ceza’yı verseniz muhtemelen daha ilk sayfada sıkılır ve romanı bir kenara bırakır. Fakat ona Seksen Günde Dünya Turu’nu verseniz kitabı elinden düşürmeyebilir. Bir şeyi sevmemizi değer vermemizi sağlayan en önemli gerçeklerden biri onu anlamamızdır. Anlarsak severiz, etkileniriz ve unutmayız. Anlamazsak bırakırız, unuturuz; bu fotoğrafın aksine hikayesi olmayan fotoğraflar gibi…

Fotoğraf makinasının her yerde ve her zaman hazır ve nazır olmasının nedeni nedir? Çünkü modern dünya oportünizmi her şeyi, doğayı, tarihi, ötekini, sporu, cinselliği, siyaseti, dini fotoğraf makinasıyla bir göstergeye dönüştürür. Bunu totoloji olarak tanımlayan ve tanımlamayan sanatçılar olarak ikiye ayrılır tüm fotoğrafçılar… Ancak, sanat ve edebiyat üzerinden, bugün sıradan bir insanın şöhrete ulaşması pek mümkün değil. Siyaset ya da medya üzerinden kazanılan şöhret kadar etkileyici ya da tatmin edici de değil. Fotoğraf çekmek ya da yazmak için doğmadık hiçbirimiz; bunu takıntı haline getirmenin ise sağlığa ve mutluluğa zarar vermekten başka bir neticesi olmaz. Bununla birlikte, doğuştan zenginliğe sahip olmadan ve kuvvetli bir teşkilatın parçası olmadan erişilebilecek bir etkinlik alanıdır da bu…

Çoğu zaman portre çekmeyi roman yazmaya benzetirim; kimilerince “roman, yazımı en zor edebi tür,” olarak nitelenir; portre çekmeyi de aynı minvalde değerlendiriyorum. Normal kabul edilen, otoriter, empati yeteneğinden yoksun hiçbir akıl nasıl roman yazamazsa portre fotoğrafı da çekemez. Roman, kıpır kıpır dur durak bilmeyen düş gücü ve hepsinden önemlisi takıntılı bir şeklide çalışma gerektirir. Roman özünde şizofreniye yakın ve yatkın bir aklın işi olabilir. Normal hayatını devam ettirebilmek için insan yazarken aynı zamanda gerçek dünyada da olabilmelidir; portre çekerken karşındaki olabilmek gibi... Bu yazarın dünyası, belki de yazarın da dahil olduğu yaratılmış kurgusal bir dünya ama kimi zaman gerçek dünyadan bile daha gerçek; yazarını bile aşan… Ne zaman ve kimden geleceği belli olamayan ilhama bel bağlamadan, anlamaya çalışarak... İşin büyülü noktası da bu; empati… Bir romanda okuduğum aşağıdaki bölüm sanırım serencamımı anlatmaya kâfidir:

Uzun bir zaman önce, bir akşamüstü iş dönüşü kahramanımızı evindeki masasında sabah işe giderken çektiği görüntüleri incelerken görmüştük.

Sabah işe gittiği caddenin köşesindeki tramvay durağının önünden geçerken, tramvay durağını adeta evleri haline getirmiş̧ bir aile görmüştü ve ailenin dramatik hallerinden çarpıcı kareler yakalayabilirim umuduyla bir hırsız misali karşı kaldırıma geçip fark edilmemeye çalışarak ailenin değişik açılardan görüntülerini çekmeye başlamıştı.

Beğenileceğini tahmin ettiği yeteri kadar durağan ve süreğen görüntü̈ kaydettiğine kanaat getirince, kaçar gibi bulunduğu yerden ayrılmıştı...

Akşam eve döndüğünde vakit kaybetmeden, sabah kaydettiği görüntülere bakmak için bilgisayarının karşısına geçmişti.

Üstünkörü bakınca hepsini beğenmesine rağmen yakından incelediğinde, ailenin yalınayak başıkabak en küçük bireyinin, diğer aile fertlerinin aksine, kendisinin görüntülerini çektiğini fark edip elindeki bir parça ekmeği sanki elinden kapacakmış̧ gibi kendisinden saklamaya çalıştığını gördü. Defalarca evirip çevirmesine, döndürüp başa sarmasına, tekrar tekrar izlemesine rağmen hem süreğen hem de durağan görüntüler hep aynıydı.

Yüreğinin derinliklerinden gelen dürtüyle kaydettiği tüm görüntüleri silmiş̧, ertesi gün de makinesini satmıştı.

Son olarak; ben kendi adıma mevcut konjonktürden bağımsız olarak şunu söyleyebilirim; fotoğraf da aynı edebiyat gibi her şeyden önce diğer her şey gibi bir sınıf meselesi. Belki de diğer sanat türlerinden daha da çok. Çoğu zaman zenginlerin birbirlerini eğlendirmeleri için kendi aralarında oynadıkları bir zar oyunu; bir tatmin vasıtası, bir fantezi ürünü… Fakat şu da bir gerçek ki zamanın muktediri tarafından eli kesilince bileğine bir kamış bağlatıp yazmaya devam eden İbn Mukla gibi gözü çıkarılsa da fotoğraf çekmeye devam edecek fotoğrafçılardan biri olan Abdurrahman Antakyalı gibi hakiki sanatçılar zenginlerin cüzdanlarındaki parayı ancak bu vasıtayla alabiliyorlar. Bence sanatın tek gerçek tarafı da işte bu… Geri kalan da ölümün unuttuğu ünlü insanlar olmaya çalışmak için kullanılan bir imkân…

#kritik

127 görüntüleme