• Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon
  • Siyah Instagram Simge
  • Black YouTube Icon

Bir Fotoğrafı Sırlamak

“in girum imus nocte et consumimur igni”

Latince Deyiş

Değişim vazgeçmektir. Covid-19 salgınının hayatımızı sardığı bu günlerde hepimiz bir değişimin içine girdik ki değişim özünde bir şeylerden vazgeçmektir. Nasıl ki hayat, birleşmeler kadar, hatta belki daha da çok ayrılıkların üzerinden yeniden kurgulanarak yaşanır, tekrar buluşmak için yalnızlaşmak gerekiyor; sadece tedirginlik tekrar hareketi sağlayacak itmeyi yaratacak…


Laleper Aytek, fotoğraf üzerine yazılarını, kendi ifadesiyle akıl karışıklıklarını, “Kendine Ait Bir Fotoğraf” isimli eseriyle kitaplaştıran ve bu adlandırmayla da Virginia Woolf'a selam çakan, iktisat eğitimi almış (laf aramızda bir şekilde iktisat eğitimi almış sanatçıları seviyorum, daha doğrusu iktisadi düşünceye aşina olan sanatçıları…) aynı zamanda akademisyen olan bir fotoğrafçı. (Burada bir parantez açıp, acaba kadın yazar, kadın ressam, kadın sanatçı vs olabilir mi diye sormak istiyorum. Aklın cinsiyeti olabilir mi; gözün örneğin… Juliet Margaret Cameron, Cindy Sherman, Diane Arbus, Annie Leibovitz, Yıldız Moran, Lisette Model ve daha birçoğunun hangi iyi bir eserini cinsiyeti bağlamında değerlendirebiliriz? Bilemiyorum…)


YKY yayınları, “Sanat Dünyamız” kültür ve sanat dergisinin 149. sayısında “Fotoğrafın Geleceği Üzerine Bir Deneme” başlıklı yazısına rastlamam üzerine Aytek’in çalışmalarını takip etmeye başladım. Bu yazıyı kaleme alırken, 2019 yılındaki “Hayat Başka Bir Yerde” isimli sergi açılış konuşması dahil, hem kendi internet sitesinde yer alan yazılarından hem de medyadaki söyleşilerinden faydalandım. Yakinen tanıyanlar bir yana (benim öyle bir fırsatım olmadı) işlerine aşina olanların hemen fark edeceği üzere kendisinin edebiyata oldukça yakın bir ilgisi var. Hatta yazar mı fotoğrafçı mı diye bir ikilimde kalmanız çok mümkün olan nitelikli üslubu en az fotoğrafları kadar okurken sizi kuşatıyor. Benim de hislerime tercüman olan kendisinin yazdığı bir paragrafı aynen alıntılarsam sanırım neyi kastettiğimi daha açık bir şekilde izah etmiş olurum:


“…Tomris Uyar, Varlık dergisinin Aralık 2002 sayısında kendisiyle yapılan röportajda “başkası için yazmak suçtur” demiş. Katılıyorum çünkü, başkası için yazmaya başladığınızda kendinizdekini görme ihtimalini giderek zayıflatırsınız. Başkaları o kadar çoktur ve o başkaları içinde o kadar hızla kaybolunabilir ki, sonuçta kendinizi göremez olur, bir süre sonra da kime göre yazdığınızı ya da çektiğinizi bile bilemeyebilirsiniz. Oysa yazan sizsinizdir, kağıda dökülenler de sizin içinizdekiler gibidir, ama yazılanlar ne yazık ki sizin değildir, size ait değildir. Bu noktadan bakarak ben bu ağır ama haklı yoruma, başkası için fotoğraf çekmenin de suç olduğunu düşündüğümü eklemek istiyorum…”



Aytek’in, biraz önce ismini zikrettiğim kitabının kapağında da yer alan bu yazının konusu olan fotoğrafa dönersek, neden bu fotoğraf dikkatimi çekmişti? Çünkü diğer tüm iyi fotoğraflar gibi hiç beklemediğim anlarda bana kendini hatırlatıyordu; ısrarcıydı… Bu aynı zamanda fotoğrafın temel dinamiklerine de ilişkin olabilir, örneğin ben çok ama çok az romanı birden fazla okumuşumdur hatta roman tanımını genişletip nesir türünden eserleri bile diyebilirim. Gerçekten beğendiğim şiir ve fotoğrafları ise dönüp dönüp onlarca defa okuduğum, baktığım hatta beğendiklerimi ezberlediğim olur. Emin değilim ama bunun nedeni, insan ruhuna dair daha dolayımsız ve samimi anlatım imkanları barındırdıkları için olabilir. Ya da alet edevat olarak az şeye ihtiyaç duymaları da bu durumu perçinliyordur belki. Mesela, şiir için hiçbir şeye ihtiyacınız yoktur, eğer söyleyebilirseniz olur; o nedenle anlama bile ihtiyaç duymayan mısra iyi şiirdir. Fotoğraf şiire en yakın sanattır desem abartmış olur muyum? Örneğin resim yaparken tuvale, boyaya; roman yazarken kağıda, kaleme; sinema çekerken kameraya, oyuncuya, mekana vs ihtiyacınız kaçınılmazdır. Onların aksine, şiiri yaratırken bir dile gereksinim duymanız gibi fotoğraf çekerken ise deklanşöre basacak bir uzva sahip olmanız yeterlidir; yalnız, Aytek’in de çokça atıf yaptığı “kuzeyli” fotoğrafçı Anders Petersen’in dediği gibi, “kendi iç sesini dış seslere feda etmeyen,” bir insan olmanız şartıyla…


Estetik ve teknik açıdan tanımlanamayacak denli başarılı bu fotoğrafı ilk gördüğüm an, Çek fotoğrafçı Josef Sudek’in naif fotoğraflarını hatırlamakla birlikte, bu görüntüyü Nazım Hikmet’in “mikrokozmoz” isimli şiiriyle ilişkilendirdim; şiirin son mısralarının, “…. Ve ben tenezzül edip, başımı ışıklı boşluklara kaldırıyorum. Yıldızlar uzakmış, toprak ufakmış. Umurumda değil aldırmıyorum… Bilmiş olun ki benim için daha hayret verici, daha kudretli daha esrarlı ve kocamandır, yolu üstünde durulan, zincire vurulan insan…” ifadesi olarak gördüm.


Diğer taraftan garip bir şekilde zihnimde, bu yazının epigrafı olan ve aynı zamanda palindrom, yani tersten okunuşu da aynı olma özelliğini taşıyan Latince deyiş, “gecenin çemberinde dönüyor ve ateş tarafından tüketiliyoruz,” cümlesini de fotoğrafta yer alan insanın yürüdüğü basamaklarla çevrili adeta satır gibi yolda yazdığını hayal ettim…


Herkesin sahile vuran dalgaların sesi eşliğinde, rüzgara karşı uzanıp gökyüzüne bakmayı hayal ettiği bugünlerde neden bu fotoğrafı hatırlamış olabilirim? Belki de benim için bu fotoğraf; Aytek’in kendi ifadeleriyle, gerçekliğin savunmasız bir anında yakalanan, cehennem kadar basit, çocuk kadar saf bu kare, barındırdığı zamansızlık ve mekansızlık sayesinde tüm zamanları ve mekanları kapsayarak zihnimde yeni bağlantılar için bir bağlantısızlık yaratıyordur. Bu sayede ben de yaşadığım zaman ve mekandan koparak tekinsiz bir tekillik halinin mevcut olduğu bir düşünme sürecine girerek Covid-19 salgınının içine ittiği kapana sıkışmış hissinden kurtulabiliyorum. Kim bilir, tüm iyi fotoğraflar, iyi şiirler gibi tutunacak bir dal oluyordur sağa sola savrulan zihnim için; benim için, şiir ile fotoğraf zaman ve mekanda belli belirsiz delik açan büyülü birer alet; üstelik zarifler… Kaldı ki bu süreçte kimsenin roman okuyabilecek, teorik eserleri inceleyebilecek, film izleyebilecek kadar zihnini uzun süreli açık tutabildiğini sanmıyorum… İşte, Cahit Zarifoğlu’nun bir mısrasının manasını cümle alem kavradık, “Burası dünya! Ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi; ekip biçip gidecektik…”


Yine de iyi tarafından bakarsak, son günlerde ne çok şeyin farkına vardık; tüketimin olmadığı bir toplumda petrolün değersiz olduğunu, hayvanların kafesler ardında neler hissettiğini, doktorluğun en önemli meslek olduğunu, insanlar olmadan tabiatın hızlı bir şekilde yenilendiğini, sağlığın ve zamanın en değerli şey olduğunu, herkesin gerektiğinde yemek yapabileceğini, evden çalışmakla da işlerin yürüyebileceğini, kitapların harika bir dekor olduğunu… Ve hepsinden önemlisi Albert Camus’un, “İnsan tümüyle suçlu değildi, çünkü tarihi o başlatmadı ama tümüyle suçsuz da değildir, çünkü tarihi sürdürüyor,” sözünün ne kadar doğru olduğunu…


Bu fotoğrafın yapısı bana neden farklı gelmişti? Bakar bakmaz insanı meraklandıran ama yormayan; bir başka yere gözünüzü kaçırmanıza izin vermeyen ama zorlayıcı değil; yalın ama aynı zamanda zihninizde hemen cevaplanması mümkün olmayan sorular doğuran; kendi başına yol alabildiği ama sizin de peşinden sürüklenmenize ihtiyaç duyan ve belki de hepsinden önemlisi biricik kendi olma halinin rahatsız ediciliğini gösterdiği için, diyebilirim. Özünde bir fotoğrafa dokunabilmek için cevaplara değil, cevaplayamadığım sorularla yüzleşmeye ihtiyacım olduğu gerçeğini bana hatırlattığı için…


Unutmadan, tamamlanmış bir yürüyüş olsaydı bu fotoğraftaki hareket sanırım hiç dikkatimi çekmeyecekti. Dostoyevski’nin, Kolomp’un Amerika’yı bulduğunda değil ararken hayatta olduğunu söylemesi gibi varınca değil yürürken anlamlıdır hayat.


Fotoğrafa dikkatlice bakarsanız, görüntüdeki insan uzağa doğru yürüyor ama asla uzaklaşmıyor, ileriye doğru atılan adım kaldırımdan çok merceğin gerisindeki eli tutuyor gibi. Cisminin eksikliğine karşın gölgesinin bütünlüğü tam ve oldukça yoğun. Ve o anda deklanşörün sesini duyuyorsunuz adeta, bu sesle sanki uzayacak yol, büyüyecek boşluk, kanatlanacak fotoğraftaki güvercin. Kısa bir süreliğine olsa da bunu hayal edebiliyorsunuz, deklanşörün sesi kulaklarımızı yalayıp geçtiğinde yine de devam ediyor görüntü fakat zihnimizde yarattığı yeni sorularla…


Anladığım kadarıyla, “tutkuyla bağlı olmadığınız hiçbir fotoğrafı çekmeyin” sözünü kendine şiar edinen Laleper Aytek’in yine kendi ifadeleriyle, “…Fotoğrafçılar da herkes gibi dünyayı içinde yaşadığı toplumsal, tarihsel, sosyal, siyasal ve ekonomik koşullarla birlikte algılar ve yaşarlar. Anlam verme, algılama ve yorumlamanın kişiler üzerindeki farklı tezahürü, tecrübelerin tortularıyla şekillenen yaşamlar izleyenden (fotoğraf çeken) izlenene (fotoğraflanan) oradan da izleyiciye geçerek genişler. Bu genişleme tarihimizde, algımızda, varoluşumuzda farklı sorulara ve akıl karışıklıklarına ve bilmediğimiz görme deneyimlerine yol açarak bizleri dönüştürdüğü gibi değiştirir de. Fotoğraf bu anlamda etkili ve güçlü bir aracıdır. Dolayısıyla, denilebilir ki fotoğraf iki yüzyıla yaklaşan tarihinde genelden özele, doğrudan olandan olmayana kısaca dışardan içeriye doğru karmaşık ve zor(lu) bir yol izlemiştir… Kendinde olanı, içindekini maskesiz, dolaysız, dolandırmasız önce görmeye ardından da göstermeye. Ancak böyle dokunabilir bir insan diğerine, bir görüntü bir insana yahut bir insan sözün ruhuna…”


Bu görüntü fotoğraftan daha çok bir grafik programı yardımıyla oluşturulmuş olabilir mi? Yakın zaman önce Ufuk Uras’ın “İdeolojilerin Sonu Mu?” isimli kitabını okudum. Okuduklarım henüz zihnimde tazeyken bu soruya o metinden hareketle cevap vereyim. Bilimsel bilgi artık bireysel olarak değil kolektif bir aklın ürünü. Eskiden her türden teçhizatı kimin bulduğunu hemen söyleyebilirdik, ampul, radyo gibi; sonraları artık televizyonu, arabayı kimin bulduğunu söylemek mümkün olmadı. Devasa ve karmaşık bir bilgi birikiminin sonunda ortaya çıkan kolektif emek ürünleriyle karşı karşıya kaldık. Örneğin fotoğraf alanında; 1858 yılında tarihin ilk fotomontaj çalışmalarından birini yapmış olan Britanyalı fotoğrafçı Henry Peach Robinson’ın veremden ölmekte olan genç bir kadını başucunda toplanmış ailesi ile birlikte gösteren “Fading Away” adlı eserinden günümüze fotoğrafı işlemedeki teknik imkanlar oldukça gelişti. Bu fotoğraf beş ayrı negatifin üst üste uygulandığı bir fotomontajdı, yani fotoğraftakiler aslında bir araya gelmemişlerdi, görüntü çoklu baskı tekniği sayesinde sonradan elde edilmişti. Cidden o dönemin şartlarını göz önüne aldığınızda sanatçının muhteşem bir iş çıkardığını söylemek mümkün. Günümüzde bunu bilgisayar programlarına gerek kalmadan telefonunuzla bile yapabileceğiniz uygulamalar var. Bunun nasıl olabildiğine çoğumuzun akıl sır erdiremediği uygulamalar bunlar... Ne var ki bu, sanatçının kabiliyetini gölgeleyen bir durum değil çünkü o uygulamayı yaratımına dahil eden bizatihi yine sanatçının kendisi; hayalini kuran, yaratan o; inisiyatif onda… Eğer bunu yadırgıyorsak, “hokka ile yazı yazan kuşak ile bilgisayarı kullanan kuşak şimdi aynı zaman diliminde yaşadığı ve birinciler hala ikincilerin hayatını tayin ettikleri” bir düzene de itiraz etmemeliyiz... (İdeolojilerin Sonu Mu? sorusunun cevabını merak ederseniz, Uras’ın biraz önce bahsettiğim nitelikli eserini okumanızı tavsiye ederim. En azından Jan Waclaw Macnajski’nin ismini öğrenmiş olursunuz, ondan önemlisi sınıf mücadelesinde Marksist entelektüellerin sahip oldukları konuma neden karşı çıktığını. Aynı zamanda, aşağıda işaret edilen bazı insanların doğuştan gelen gerek zenginlik gerekse fiziksel güzellik gibi kendi edimlerinde olmayan özelliklerin rantını ömür boyu yemelerinin nasıl sosyo-ekonomik temelli düşünsel arayışlara yol açtığını da anlarsınız…)


Gelgelelim bu yazının nüvesi olan fotoğraftaki güvercine; görüntünün tek tamam, bütün, eksiksiz, süreksiz ögesine; adeta fotoğrafta sırtı bize dönük olan insanın bilinci gibi onu takip eden gölgeye. Açık söyleyeyim nasıl tutkuyla bağlı olunmayan hiçbir fotoğraf çekilemezse, görüntüde kendinizle özleştirmediğiniz bir fotoğraf da size çekici gelmez. Marx, “çevremle ilişkim benim bilincimdir,” derken bu duruma işaret etmiş olabilir. O güvercin sanki benim bilincimin cisimleşmiş hali. Maalesef bunu yalnız mecazlarla anlatabilirim…


Şimdi; sadece renk harmonisindeki çeşitlilik, dramatik görüntüsündeki keskinlik vs nasıl bir fotoğrafı iyi bir fotoğraf değil sadece güzel çekilmiş bir fotoğraf yaparsa kelime oyunları, alegoriler, devrik ya da bitmeyen cümleler, hayatın şifresini çözmüş vecizeler bir metni gerçekten iyi bir metin yapmaz. Örneğin; oldukça meşhur birisi diline dolamış ki artık kendini romancı değil şarkıcı olarak tanımlıyormuş, romancılığı bırakmış… Fakat bu iyi roman yazamadığı için değil edebiyat dünyasının kendisini yeterince taltif etmediğini düşündüğü içinmiş; oysa sektörde gayet yaygın tanınması bir yana, daha yetkin eserler tozlanmaya terkedilmişken romanları onlarca dile çevrilmiş, bu bile yetmiyor eski romancı yeni şarkıcımıza, halen şikayetçi; tatminsizlikten muzdarip… Ben onun sosyal medyada bu minvaldeki paylaşımlarına ne zaman rastlasam, kendimi bu fotoğraftaki güvercin gibi hissediyorum…


Bir süre önce bu fotoğraftaki güvercin yine zihnimi gıdıkladı. Eminim, ülkenin en zengin ailelerinden birine mensup bir şahsın, ülkedeki sınıf farkını dramatik bir şekilde gösteren, boğaza nazır evinin bahçesinde, spor yaparken çektirdiği fotoğrafını yüklediği sosyal mecradaki paylaşımına, karantina zamanında dışarı çıkmaması gerektiği yönünde yorum yazan bir takipçisine “sakin ol champ.. evdeyim” diye haddini bildirmesi üzerine sosyal medyada kopan tufandan haberdarsınızdır. Nitekim o hengamede ben, malum şahsın fotoğrafını çeken insanı bir an için kendim olarak hayal ettim; acaba yeteri kadar yaranabilmiş midir… Gözlerimin önüne bu fotoğraftaki güvercin geldi…


Şöyle ki bazı sanatçılar kendi tanıtımını yapmak için her türlü imkânı kullanırken bazılarıysa bir gizem havasına bürünerek dikkatleri üzerine çekmeye çalışırlar. Bunlardan bazılarının hiçbir röportajına, imza gününe, söyleşisine, sosyal medya paylaşımına rastlayamazsınız, alelade bir röportajı yayımlansa bile ana haber bültenlerine konu olur lakin arada teveccüh gösterip eserlerini imzalayıp popüler kişilere göndermekten de beri durmaz… (Ne tesadüf ki bu üstadımız da taze şarkıcımız gibi romancılığı bıraktığını ilan etti fakat onun neden bıraktığını inanın anlamadım…)


Fotoğraftaki güvercin olan bana dönersek, karakterim gereği Oğuz Atay’ın, “İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar ya da hiçbir şey çıkmaz,” sözüne inanlardan oldum hep ve ilk romanım yayımlanınca piyasaya yaranmak için akla hayale gelmedik şaklabanlıklar yaptım. Kendimi paraladım; saf bir şekilde eğer ne kadar çok kendi romanım satılırsa o kadar çabuk “çok satanlar” rafına kitabım çıkar, daha çok okuyucuya ulaşır diye düşünüp kendi kitabımı kendim satın alıp okuyacağını düşündüğüm insanlara hediye etmeye başladım. (Benden genç yazarlara naçizane bir tavsiye, hediye ettiğiniz hiçbir kişi o kitabı okumaz; çünkü insanlar için bedelini ödemedikleri şey değersizdir…) Oysa o rafların tamamının satılık olduğunu, yayınevlerine meblağ karşılığı rezerve olduğunu henüz bilmiyordum; bunu öğrenince kendimce taktik geliştirip kitapçılardaki kendi romanlarımı çaktırmadan anlamsız bir şekilde çok satanlar rafına taşımaya başladım; beyhude bir uğraş olduğunu anlamam uzun sürmedi; sosyal medya takipçisi satın alarak sahte hesaplar üzerinden romanlarımın reklamını yaptığım da oldu ama bu da çok uzun soluklu olmadı. Şimdi anlatmaya dilimin varmadığı benzeri bir sürü şey yaptığımı itiraf etmeliyim ta ki bu fotoğrafı ilk defa gördüğüm zamana kadar. Bu fotoğrafla birlikte yıldım bu çabadan, (ne kadar para ve ondan önemlisi zaman harcamış olduğumu hesap etmek bile istemiyorum şimdi…) ve fotoğraftaki güvercin gibi önündeki adamın kaliteli paltosuna, kendinden emin adımlarına, muhtemelen dolu çantasına tam bir kayıtsızlık halinde kendi yolumda yürümeye başladım; adeta bilincim geri geldi…


Bugünlerde de steril evlerine kapanıp, fildişi kulelerinden ne okunması ne izlenmesi gerektiğini salık veren kanaat önderlerine kitap taşıyan kargocuları, her gün onların çöplerini toplayan temizlik görevlilerini ve daha nicelerini; yani “günlük ekmek derdine yaşamak diyen” insanları, (Evet, Ruhi Su’dan bu benzetme…) “toprağın tuzu” olanları (Yanılmadınız bu da Sebastiao Salgado’nun hayatını anlatan belgeselin adı…) gördükçe bu görüntüdeki güvercini hatırlıyorum…

En iyisi okları daha çok üzerime çekmeden bu yazıya; eğer mümkün olsaydı, bir romanda okuyarak kendi “piramidimi keskinleştirdiğim” “Fresko” isimli aşağıdaki şiirle, çağımızın usta sanatçılarından Laleper Aytek’in bu fotoğrafını sırlamak isterdim, diye nokta koyayım…


Fresko

Başkaldırmakla var olmuşum ben,

var olan benimdir.

Denizin dalgalarındadır hayatım;

ağışta, çıkışta.

Yüzükoyun yatıp sırtüstü̈ kalkmaktır marifetim.

Kurnazlığım avcıları kaçırır,

daim uzanır dilim yıldızlara.

Atsı göçebenin biriyim ben

Ne gün doğar üzerime, ne gece.

Sigarama yaptığım hamledir aşk.

Perde aralarından damıtırım şavkımı,

kehanetlerim minyatür bir levhadır kaldırımlarda.

Gözlerim gözlerinden ıraktır herkesin,

dudakların kıvrımında gezinir ışıklarım.

Ruhumu akıtırım gözlerine sadece, sadece taze kızların.

Gözlerim kanımdan kordur.

Atsı göçebenin biriyim ben

Ne gün doğar üzerime, ne gece.

Sakalımı kemirmekte ustalaşmıştır örümcekler,

onlara güven vermez evimin payandaları.

Bir kesere yontulmuş̧ sap değildir ellerim, paletimde tek renk.

Olmak heyheylidir, benim için

hiç yoktan iyidir.

Hiçten başlatıyorum hicreti,

“Şehrin insanı” olmak ağır bir işkence.

Atsı göçebenin biriyim ben

Ne gün doğar üzerime, ne gece.

Kabullenmekle yok olurum ben.

169 görüntüleme