• Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon
  • Siyah Instagram Simge
  • Black YouTube Icon

Bir Fotoğrafı Bilmek

En son güncellendiği tarih: 12 Ara 2019


“Eğer masada bir silah varsa, patlamalıdır.”

Anton Pavloviç Çehov

İktidar yozlaşmadır. Ve nerenizi hedef alıyorsa kimliğiniz orasıdır. Birçok filozof, düşünür iktidar kavramını irdelemiş olsalar da genel anlamıyla en yerinde tanımlamayı, oldukça yalın bir şekilde, iktidarı yasaklama gücü olarak betimleyen Proudhon yapmıştır. İktidar kavramı o kadar yazarın zihnini kurcalamıştır ki örneğin Elias Canetti’nin, “Körleşme” isimli kült romanını yazdıktan sonra iktidar kavramının büyüsüne kapılıp, diğer bütün çalışmalarını rafa kaldırarak nerdeyse otuz yıl uğraşarak “Kitle ve İktidar” isimli eserini hazırlaması boşuna değildir. (Bu nedenle başka roman yazmamış olmasına değmiş midir emin değilim…)

Fotoğraf üzerine okuma yaparken rastladığım “Jeff Wall Fotoğraflarında Gerçeklik Ve Kurgusallık İlişkisi Üzerine Bir İnceleme” isimli yüksek lisans tezi sayesinde çalışmalarını görme fırsatına eriştiğim bir fotoğrafçı olan Ahmet Can Mocan’ın, “Weird Black Handbook” (Tuhaf Kara El Kitabı) serisindeki “Hide and Seek” ismini verdiği aşağıdaki çalışması da görür görmez zihnimde “iktidar” kavramı bağlamında kuvvetli çağrışımlar yaratan bir eser oldu.

Nitekim bu fotoğrafı görür görmez, birbirinden bağlantısız ve hatta alakasız bir şekilde; Nagasaki’ye atılan atom bombasından sonra ortaya çıkan ve mantar bulutu olarak isimlendirilen fotoğraf kadar gizemli, Marilyn Monroe’nun mazgalın üzerinde etekleri havalanmış halde çekilen o çok meşhur fotoğrafı kadar çekici, Larry Silver’ın o çok bilinen etrafı ağaçlarla çevrili ıslak bir yolda ufukta yürüyen adamı kadrajladığı kare kadar dingin, Malcolm Browne’ın yanan bir keşişi çektiği kült fotoğrafı kadar da tahrik edici olduğunu düşünsem de “iktidar” kavramına takılıp kaldım…

Öncelikle, Karl Popper’ın “Bir Entellektüelin Yaşam Öyküsü Bitmeyen Arayış” isimli kitabında sanat hakkında yazdığı; “Schopenhaur’ın (muhtemelen en özgünü olmamakla birlikte) en hikmetli yorumlarından biri şudur: “sanat denen şeyde... sadelik esastır... en azından bunu ihmal etmek her zaman tehlikelidir.” kanımca, kastettiği şey, özellikle büyük bestecilerin konularında rastladığımız türden bir sadelik için çaba harcamaktı. Mozart hala imparator Joseph’e gururla şunu diyebilir: içinde fazla olan tek bir nota bile yoktur…” cümlesinde işaret ettiği gibi Mocan’ın bu eserinde de fazladan hiçbir şey yok; objeler konumları, renkleri, doğaları itibarıyla konuyu bize çağrıştıracak şekilde olması gerektikleri gibiler… Ve bu yönüyle de aslında bildiğim ama henüz görmediğim bir fotoğraftı bu…

Mocan; portre fotoğraflarında, hem izleyicisine üstünlük kurmaya çalışmayan, aksine icraatını onlarla birlikte gerçekleştiren bir Diane Arbus etkisiyle çalışmalar yapmasıyla birlikte kurgusal olarak sınıflandırılabilecek bu türden fotoğraflarında tıpkı bir cambaz gibi, çok az malzeme ile derin öyküler anlatması, insana ve hayata dair düşündürücü detaylar vermesiyle dikkatimi çeken bir sanatçı oldu. Öyle bir sanatçı ki aynı bu fotoğrafına verdiği isim gibi oyun oynarmışçasına çektiği karelerle adeta hayatı dikizleyen bir oyunbaz… Özellikle “Hide and Seek” (saklambaç) isimli fotoğrafı bu türden çalışmalarının tipik örneği.

Çoğu zaman düşünürüm, sanatçılar, yazarlar hayatları boyunca aslına bakılırsa ancak tek eser üretebiliyorlar mı diye? Ya bu ışığın efendisi Rembrandt’ın “The Stoning of St. Stephen” isimli tablosu gibi ürettikleri ilk eserleri oluyor, diğerleri bir ağacın dalları misali ondan türüyor ya da kelimelerin efendisi Gothe’nin Faust’u yazması gibi son eserleri oluyor kaldırım taşları gibi ilk eserleri hep ona doğru yol alıyor. Mocan’ın bu fotoğrafı hangi kategoriye girecek henüz emin değilim, bunu zaman gösterecek. Fakat kendi adıma bir şeyi belirtmeden geçmemeliyim, yazdığım romanların tamamı ilk romanım Papadopulos Apartmanı’ndan türediler diyebilirim. Gothe’nin son nefesine kadar Faust üzerinde eklemeler, düzeltmeler yapmaya devam etmesi gibi korkarım ben de ölünceye kadar Papadopulos Apartmanı isimli romanım için aynı şeyi yapacağım…

Yeniden konumuza dönersek; kabaca, fotoğraf bir indirgeme, eksiltme sanatı olarak tanımlanır. Karşınızda kainatın tamamı durur ve siz onun içinden küçücük bir ayrıntıyı kayıt altına almaya karar verir ve bu durumda en basitinden bir iktidar sahibi olarak davranmış olursunuz. Çektiğiniz fotoğraf sizin kozmosunuzdur. Neleri görünür ettiğiniz kadar neleri dışarıda bıraktığınız, yani seçimlerinizle anlam kazanır. Dolayısıyla şimdiye kadar çekilmiş tüm fotoğraflar ve onlar hakkında yazılmış sayısız kritikler özünde bir iktidar oyununu ortaya koyarlar. Aslına bakılırsa her fotoğrafçı da bir yönüyle hükmedendir yani iktidar sahibi. Eseri üzerinde olağanüstü bir güç sahibidir. Kimi zaman avcı olur, kimi zaman tasnifçi, kimi zaman bellek oluşturur, tarih yazar, manipüle eder. Bu nedenle fotoğrafçılar işlerini yaparlarken, siyasi ya da başka türden bir iktidar erkinden daha fazla şeye kadirdirler; hesap verme yükümlülüğünün olmaması da bu durumlarını perçinler. Bu baskın rolün anlamlı olup olmadığı ancak başka bir yazının konusu olabilir…

Bu fotoğrafında, Stanley Forman’ın, konuyu kadrajın ortasına odaklayan fotoğrafları gibi Mocan da tabancayı kadrajın tam karar noktasına konumlandırarak görüntünün etkisini güçlendirmekle kalmamış onu bir iktidar unsuru olarak resmetmiştir. Fotoğraftaki tabanca öyle bir yere konuşlanmış ki etrafını saran yumuşak dalların arasında yarattığı sert kontrastla adeta bir iktidar simgesi olarak tüm görüntüyü kaplamış. Aynı zamanda yeşillikten örülü bu duvar, izlediğimiz sahne ile dünyanın geri kalanını sertçe ayıran ve bir sınır olduğunu haykıran bir yapıda olmasıyla da tabanca figürünün bu anlamını güçlendirmiş.

Fotoğrafta fotomontaj yapılmış olabilir mi? Yevgeny Khaldei’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası Kızıl Ordu tarafından işgal edilen Berlin’de Sovyet Bayrağını göndere çeken askerin her iki kolundaki ikişer saatin fotoğraftan temizlenmesi (saatler muhtemelen öldürdüğü alman askerlerinden alınmıştı) ya da Joe Rosenthal’ın yine İkinci Dünya Savaşında Iwo Jima Savaşı sırasında Suribachi Dağı’nın tepesinde Amerikan bayrağını göndere çeken askerlerinin fotoğraflarına yapılan müdahale benzeri müdahaleleri düşününce, yapılmış olabilecek bir müdahale onların aksine, bu eserin anlamını değiştiren bir etki yaratması mümkün değil.

Diğer taraftan görüntüden hemen fark edileceği üzere fotoğrafta üç şey var; dallar, tabanca ve onun tutan kadın mı erkek elimi olduğu tam anlamıyla belli olmayan bir el... Bu sayede Mocan, görüntüye çok fazla şey doldurmaya çalışmayarak fotoğrafın gizemli yapısını korumuştur. Kendisi bu yönüyle açgözlülük etmeyerek iktidarı meşrulaştırmamıştır çünkü özünde iktidar açgözlülüğün mütemmim cüzüdür.

Bu tabanca doğrultulmuş bir figür olmasıyla kendi başına bir iktidar unsuruna mı dönüşmüştür? Tabancayı tutan el sağ değil de sol el olsaydı alegorik anlatımı daha kuvvetli olmaz mıydı? Tabancanın eğimiyle görüntüye kattığı gizemin anlamı ne olabilir?

Neden her gördüğüm fotoğrafa bir anlam yükleme gereksinimi duyuyorum? Kısacası, hakikatin peşinde olan eski bir çağa ait insan olduğumu düşünüyorum ve bundan sebep her gördüğüm şeyde anlam arayışında olduğumu söyleyebilirim. Bu kimi zaman bir fotoğraf, kimi zaman bir sinema karesi ya da bir metindeki cümle olabiliyor. Fakat çağımızda hakikatin bir anlamı, değeri kalmadı. Artık hakikat ötesi bir çağda yaşıyoruz, tek önemli olan şey güç, iktidar sahibi olmak. İktidarın kaynağının ne olduğu ise kimsenin umurunda değil. İşte bu yüzden Mocan’ın bu karesinde mükemmel bir eğimle doğrultulan o tabanca bana yaşadığımız bu çağdaki güç sevdasını hatırlatıyor; diğer her şeyi anlamsızlaştıran o iktidar erkini… Belki de ben yanılıyorumdur, yeni neslin gözünde; “Asıl kibirli olan sensin. Bu sözleri söylerken sözde alçak gönüllülük ediyorsun. Hiç kimsenin senin yüksek ahlaki değerlerine erişemeyeceğinden o kadar eminsin ki herkesi bağışlıyorsun,” şeklindeki, Lars Von Trier’in “Dogville” filmindeki repliğin işaret ettiği gibi, anlam arayışı da bir iktidar kavgasıdır… Yine de bu iktidarın doğasını doğrular mı emin değilim; malum, Sokrates’in epistemolojiye ilişkin söylediği şekilde; iddia edilen şey, ifade edildiği anda yanlış olur…

Fotoğraftaki tabanca neye doğrultulmuş olabilir, hedefindeki ne? Fotoğrafın diğer anlatma biçimlerinden farkını ortaya koyabilmek için sadece kendisine bakmak yetmez. Fotoğrafçısına, ait olduğu zaman dilimine ve konumuna da bakmak gerekir. Mocan konum tercihiyle bilinçli bir göndermemi yapmıştır bilemiyorum ama o tabanca fotoğrafçı hariç herkese doğrultulmuş olabilir. Görüntüden tek emin olunan şey fotoğrafçı namlunun ucunda değil; gerisi hep müphem… Bu manada bana kalırsa; Hegel, “Tarih Felsefesi” isimli eserinde, sfenksi nasıl; “Sfenks Mısır Tini için bir simge olarak görülebilir: Hayvan bedeninden dışarıya bakan insan kafası başlangıçta kendini doğal olandan yükselten, kendini ondan koparan ve daha şimdiden çevresine daha özgürce bakan ama gene de kendini zincirlerden bütünüyle kurtarmamış olan Tini temsil eder,” şeklinde tanımladıysa bu fotoğrafı çeken el de fotoğrafın, insan aklının bir ürünü olduğunu işaret etmekte…

Peki, ben o silahın kime ya da neye doğrultulmuş olmasını isterdim? Hiç tereddütsüz John Ralston Saul’un Katolik Hıristiyanlığın katı ahlakçı tutumundan hareketle “çarmıh ekonomisi” diye tanımladığı günümüzde var olan ekonomik düzene. Yani borçlanma, borcun yapılandırılıp uzun vadeye yayılması, ödeme planlarının sürekli yenilenmesi ve meselenin kronik bir trajedi hâline getirilmesi, borç batağına düşen insanların bir bakıma disipline edilip cezalandırılması ve tekrar borç alabilir konuma yükseltilmesini sağlayan ekonomik sisteme. Ve bu sitemi koruyup kollayan; küreselleşme ve neoliberalizm ışığında, ekonomide kuralsızlığı ve özelleştirmeyi tek hedef olarak belirleyen ve dolayısıyla çevrilemez borçlarla boğuşan insanların denetleyicisine dönüşen siyasal erke. Nitekim günümüzde devlet hızla sosyal devlet anlayışından uzaklaşarak, insanları kayıt altına alan, ayıran ve dışlayan, ayrıca bu kusurlu tüketicileri toplumun “normal” kısmından güvenli bir şekilde yalıtan bir kuruma evrildi; bu tabiri caizse duvarları olmayan bir gettoyu, dikenli tellerle çevrelenmemiş bir kampı yönetmek demek.

Zygmunt Bauman’ın tanımladığı şekilde insanlık da; her ne pahasına olursa olsun, tüketmeyi üretmeye tercih eden bir canlı güruhuna dönüştü. Üretimin yerini, tüketme arzusu ve hayali aldığından beri sistem, kredilerle ve göz kamaştıran gönülçelen borçlanma yöntemleriyle, bu işleyişe uygun bireyler tasarlamaya girişti. Hayatını kredilerle sürdüren ve sıcak paraya alışan, Bauman’ın “borçlu ırk” dediği kitle böyle ete kemiğe büründü; krediler ve kredi kartları ise onun daima kullanmak zorunda olduğu birer uyuşturucu hâline geldi. Nihayet, içinde bulunduğumuz post truth çağında insan en basit tanımıyla, ucuz düşünüp pahalı ödemeyi sürdürmeye mahkûm bir yaratık oldu… Ya sizce bu fotoğraftaki tabancanın var olan ekonomik sistem yani kapitalizm dışında hedef alacağı daha büyük bir tehlike olabilir mi?

Acaba, Can Mocan tabancanın namlusunun neye doğrultulduğunu hayal etmişti? Tabancanın namlusu dolu muydu boş muydu, şarjörde mermi var mıydı yok muydu? Bu kadar temiz ve güzel bir el acaba gerçekten o tetiği çekebilir mi? Neden fotoğrafa her baktığımda tabancayı tutan elin parmağında bir yüzük arıyorum? Bu fotoğrafı patlatan barındırdığı gizem midir?

Okuduğum bir romanın iskeletini oluşturan bir hikaye zihnimde yarattığı sorularla ben de aynı bu fotoğraf benzeri çağrışımlar yapmıştı ve o hikayede tabanca şu şekilde patlamıştı:

Sabaha karşı apartmanın izbe aydınlık boşluğundan gelen garip sesler kulağıma çalınınca, temkinli bir şekilde yatağımdan kalkıp holün ışığını yaktım. Holden aydınlığa bakan pencereyi hafifçe aralayarak kafamı apartman boşluğuna doğru uzattığımda aşağıda gri renkli bir güvercinin çaresizce çırpındığını gördüm.

O vakitte elimden bir şey gelmeyeceğini düşünüp yatağıma geri dönsem de uyku tutmadı. Söylene söylene yatağımdan kalkıp kömürlüğe indim; zor zahmet apartman boşluğuna geçip güç bela güvercini dışarı çıkardım. Güvercini elime alıp aydınlığa çıkardığımda, paçalarından ve tüylerinin güzelliğinden bunun alelade bir güvercin olmadığını, cins bir tür olduğunu anladım.

Bu nedenle onu salıvermeye gönlüm elvermedi ve evde ona derme çatma bir kafes yaptım. Kafese fazla derin olmayan geniş bir kap içerisine su ve bir başka kaba da evde bulunan mercimek, pirinç gibi tahıllardan koydum. Keyfinin yerinde olduğunu görünce aceleyle giyinip çıktım. Zaten işe yeteri kadar geç kalmıştım.

Evden dışarı çıktığımda yüzümü yalayan rüzgârın serinliği mi desem yoksa uykumu alamamışlığın mahmurluğumu desem bilemedim; durmadan artık iyi bir insan olmam gerektiğini düşünüyordum. Kaldı ki kötü bir insan olduğumdan bile emin değildim.

Kim sabahın köründe yataktan kalkıp varlığıyla yokluğu belli belirsiz bir kanat sesinin peşine düşer ve uykusuz kalırdı ki… Evet, kötü bir insan olmayabilirdim ama iyi bir insan olmadığımı da biliyordum… Nerden mi biliyordum çünkü yeri geliyor iyi bir insan olduğumu kanıtlamaya çalışıyordum…

Birkaç gün bekledikten sonra artık sahibinin çıkmayacağına kanaat getirdim ve daha fazla ona alışmadan güvercinden kurtulmaya karar verdim çünkü ona bir isim takmama ramak kalmıştı…

Ertesi akşamüzeri güvercini yanıma alarak Eminönü’ne gittim ve önüme gelen ilk petshop dükkanına girip, bana önerdikleri fiyatı pazarlıksız kabul ederek güvercini sattım.

Sonra o parayla kendime bir paket sigara alıp eve döndüm…

Hava karardıktan bir süre sonra güvercinlerini istemek için kapıya iki genç geldi.

Onlara o paketten yaktığım sigaranın aydınlık boşluğundaki pencereden usul usul süzülen dumanını işaret ederek, güvercinlerinin bu dumana karıştığını söyledim…

“Duman,” diye mırıldandılar, “Adı Duman’dı”…

Sigaramı söndürüp yavaşça pencereyi kapattım…

#kritik

313 görüntüleme