• Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon
  • Siyah Instagram Simge
  • Black YouTube Icon

Bir Fotoğrafı Okumak

En son güncellendiği tarih: 12 Ara 2019


“İnsan ne harikulade bir buluş...

Isınsın diye ellerine, soğusun diye de çorbasına üfleyebilir.”

Georges Perec

Her işin başı tutku. Tutku işin imlası; imla olmadan bir metin nasıl kakofoniye dönüşürse tutku olmayan bir uğraşta sonunda hüsrana uğrar. Blaise Pascal’ın sayısal bilimlerden sosyal bilimlere kadar bir sürü alanda doğrulanmış meşhur vecizesi gereği; nasıl, her seçiş bir vazgeçiş oluyorsa, tutku demek de özünde hesapsız feragat gerektiriyor.

Malum, insan ancak bir şeyleri yapmaktan vazgeçer ve o işleri yapmaya harcayacağı vakti başka bir işe hasredebilirse ancak o işi gerçekleştirebilir. Fotoğraf çekmek, resim çizmek, beste yapmak, yazı yazmak gibi sanat eseri üretme çabasına girmek de özünde bu kaideye dahil… İşte, hayatın konforlu düzeninden vazgeçip benzer bir işe soyunan ve 2018 yılında Bülent Erkmen tasarımıyla Norgunk Yayınları tarafından yayımlanan fotoğraf kitabıyla ortaya yetkin bir sanat eseri çıkaran o sanatçılardan biri Emin Altan…

Ortak bir dilin olduğu 139 fotoğraftan müteşekkil “Chaosmos” isimli bu kitap 12 bölümden oluşmakta. 6. bölümünün 6. fotoğrafı olmakla (fotoğrafta altı figürün olmasının da bu mizanpajda etkisi oldu mu bilemeyeceğim) birlikte kitabın 77. fotoğrafı da alttaki bu fotoğraf. Bırakın fotoğrafın ismini, kitapta hangi fotoğrafın nerede ne zaman çekildiği ile ilgili bir bilgi olmadığı için mecburen fotoğrafı bu şekilde belirtmem gerekiyor. Zaten Emin Altan’da bunun bilinçli bir tercih olduğunu belirterek, “Bu fotoğraf şurada, şu tarihte çekildi, bu mekânın şöyle bir tarihçesi vardır, insanlık tarihinde böyle bir misyonu olmuştur gibi bilgiler ve o mekâna yoğunlaşma, o mekânı aktarma gerekliliği duymadım. Oysa ben hep şunun peşinde olmayı seçtim: Orada bir hastanede boş bir yatak görüyorsunuz ve ey izleyici, bu senin orada ölen babaannendi, hisset bunu diyen…” dolayısıyla izleyenin duygularına ulaşmaya çalışan bir yaklaşımın peşinde olduğunu söylüyor.

Kısaca bu kitabın hikayesine değinecek olursak; profesyonel iş kariyerine gemi mühendisi olarak başlayan Altan, bundan yıllar önce radikal bir kararla yirmi beş yıllık kariyerini sonlandırarak beş senelik bir yolculuğa çıkmış ve bu süreçte 25 ülkede çekilen fotoğraflar ile “Chaosmos” isimli görsel bir roman yazmıştır. Benim, bu eseri bir roman olarak görmem ise bu yazıyı kaleme alma sebebim diyebilirim…

Teknik olarak; kimi zaman renkleri olabildiğince geri çekip, desatüré yani solgunlaştırılmış bir hale getirerek, kimi zaman kontrastını yükselterek çektiği bu fotoğraflarla kendi dilini yaratan Altan, bu mekânları muhakkak ilk fotoğraflayan sanatçı değil ama bu çalışmasıyla hem konunun spesifikliğinden yani benzersizliğinden hem de bu benzersiz durumun trajik yapısıyla teşhis edilen fotoğraflar üretmeyi başarmıştır. Emin Altan, projesini, narcissus ve yabancılaşma kavramları üzerinden yürüttüğünü açıklıyor. Mitolojide bilinen hikâyeyi biraz farklı yorumlayarak narcissus ve Marxʼın 1844 El Yazmaları başta olmak üzere erken dönem yazılarının temel konularından olan yabancılaşma kavramından yola çıkarak, emeğine yabancılaşan insanın parçası olduğu doğa ile birlikte kendisine de yabancılaştığı ve nihayetinde kendi türünü yok ettiği bir sürecin izlerini dünyanın her yerinde yakalamaya çalıştığını, belirtiyor; kaybedeni... Bu yönüyle “Chaosmos” bize bireysel hikâyelerden teberrüz eden toplumsal alanın kişisel olarak algılanmasını göstermekte. Bu açıdan mesafeli sunum tarzıyla da bizi öznel algı ve kişisel gözlemlere dayanarak yaratılmış bir distopik kurgu ile yüzleşmeye davet ediyor.

Kitabın sayfalarını karıştırınca (Bu vesileyle, Norgunk Yayınlarının kitap üzerindeki titiz çalışması bir yana, Tophanedeki yerlerinde kitabın incelenmesine imkan veren sunumlarını da çok takdir ettiğimi belirtmeden geçemeyeceğim) neden “Yıldız Savaşları” filminden bir sahne gibi görünen bu fotoğraf diğerlerinden daha çok dikkatimi çekmişti? Bilindiği üzere en primitif şekilde insanın kendini ifade ettiği sanat dalı resimdir; fotoğraf da bu yönüyle resme benzer. Temelde fotoğrafta da aynı resim gibi bir bakışta eserin tamamını görebilirsiniz. Diğer sanat dallarının aksine öncesi sonrası, altı üstü, içi dışı tek karededir. Örneğin bir romanı ise ortasından okumaya başlayamazsınız ya da yarısına kadar okuyamazsınız, okursanız da bir şey anlamazsınız, hakkında sağlıklı bir kanaat oluşturamazsınız. Altan’ın tabi ki kitabı tek bu fotoğraftan ibaret değil ama benim kitabın alametifarikası diyebileceğim fotoğraf bu…

Aynı zamanda bu kare, nitelikli yazın türlerinde de olduğu gibi herkesin gördüğü, ancak çoğunun dikkat etmediği şeyleri göstermekle yetinip öğüt vermemesiyle; yerle gök arasındaki nesneleri biriktirmeye değil anlamaya çalışmasıyla; zihnime sarkarak mahremiyetimi bozup genzimde daha çok kekremsi bir tat, yaşadığımı, hayatta olduğumu hatırlatan bir duygu bırakmamasıyla ve hepsinden önemlisi ne cennette göz kırpıp ne de cehenneme dudak bükmeden adeta arafta yer almasıyla ilgimi çekmişti. Yoksa biliyoruz ki görsel sanat eserleri, yazım türleri de buna dâhil tek başlarına bir ağırlık teşkil ederler, anlam kazanırlar; toplu halde sunumları imkânsızdır, sadece temsil edilebilirler…

Daha yalın bir anlatımla, Lao Tzu’nun, “bir çömlek kilden yapılır ama içindeki boşluktur onu anlamlı kılan,” sözü sanırım bu kitabın varoluş sebebidir. Kitapta yer alan tüm fotoğraflar da adeta bir çömlek misali ortaya bir yapı koyarlarken arada bıraktıkları boşlukla da meramlarını dile getiriyorlar desem neyi kastettiğimi işaret etmiş olurum…

Fotoğraf çekmek ile yazmak arasında neden bağ kuruyorum? Sadece teorik olarak değil eylemsel olarak da fotoğraf çekmekle yazmak arasında koşutluk olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce ikisi de benzer fiziksel ve zihinsel aktiviteleri gerektiriyor. Her ne kadar aynı birçok yazar gibi fotoğrafçıların ekseriyeti fotoğraf çekmekten okumaya vakit bulamıyor olsalar da temel bir argüman olarak; fotoğrafın da aynı yazı gibi çekilmeden önce kafamızda hazır bulunması gerekliliği, kazara yazı yazılamayacağı gibi kazara fotoğrafın da çekilemez oluşunu, unutmamak lazım; yani yazıya da fotoğrafa da bir hazırlık aşaması gerekli; okumak... Ne var ki sosyal medyanın dehşetengiz yükselişi okumayı çoktan bırakan insanlık için fotoğrafı bile neredeyse anlamsızlaştırdı. En basitinden, herkes başkasının çektiği fotoğrafa değil kendi fotoğrafına odaklanmış durumda; önceden en azında başkalarının yaptıklarına bakılıyordu, aynı benim yaptığım gibi onlara öykünülüyordu; yazıda da aynı durum birebir geçerli… Geçen yüzyılda fotoğraf uygarlık anlamına gelirdi, şimdiyse ne anlama geldiğini kimse kestiremiyor fakat kapitalizmin batışını şimdilik erteleyen bir şey; Engel eğrisi, Gini katsayısı, Phillips eğrisi gibi iktisadi kavramalar ışığında değerlendirilebilecek başka bir konu bu… Bundan önemlisi fotoğraf çekmeyenlere cahil gözüyle bakılan bir çağa girdik, okumak hızla anlamını kaybediyor…

Ortalama bir okurun hayatı boyunca en iyimser tahminle okuyabileceği kitap sayısının iki bin civarı olduğu, bu rakamın çok okuyan kişiler için azami bir misli arttırılabileceği söyleniyor. Gerçekten, bir insan en iyimser tahminle hafta da bir kitap okusa yılda 52 kitap eder; ortalama ömrü de 70 yıl sayarsak demek ki normal bir okur, üstelik bebeklik, çocukluk, yaşlılık çağı gibi dönemleri yaşam yılından arındırmadan, tüm hayatı boyunca ancak 3.640 kitap okuyabilir… Aynı şartlar altında ortalama bir insanın hayatı boyunca bunun kat ve kat fazlası fotoğraf görebilmesini nasıl değerlendireceğiz? Galiba bu soruya en güzel cevabı verecek metni bir romanda okumuştum. Aşağıda alıntıladığım o metindeki “kitap” ibaresi yerine “fotoğraf” kelimesini koyup okursak metin anlamından bir şey kaybetmez…

“… salt rolün devamı için belli bir amaca yönelik okumaların sonunda hep hüsran olur. Kanımca bir kitabın sağlam okunmasını engelleyen asıl güdü de budur. Yanılmıyorsam Jacques Derrida’yla röportaj yapmak için onu evinde ziyaret eden bir muhabir, Derrida’nın evinin kitapla dolu olmasından hareketle meraktan bu kadar kitabı ne kadar sürede okuduğunu sorunca, Derrida çok manidar bir cevap verir: “Yok, hepsini okumadım, çok cüzi bir kısmını okudum,” der. Muhabirin şaşırdığını gören Derrida cümlesini, “Fakat okuduklarımı sağlam okudum,” diye bağlar.

Okudukları kitap sayısıyla övünmeyi bir nişane gibi üzerinde taşımaktan hoşlanmayanlar, kitap okumayı hiçbir zaman hayatlarının kutsalları arasında saymazlar. Fakat şu da bir gerçek, ne kadar çok kitap okursanız, okuduğunuz kitapların o kadar az etkisinde kalırsınız. Elde edilecek bu marjinal faydaya da değer doğrusu…”

Benim için de ufuk açan bir kitap olan Emin Altan’ın Chaosmos kitabını neden romana benzetim? Umberto Eco’nun da dediği gibi “gerçek edebiyat her zaman kaybedenleri anlatır.” Eco’nun bu tespiti; Flaubert’in Madame Bovary’sini, Stendhal’in Julien Sore’lini, Dostoyevski'nin Raskolnikov’unu, Camus’un Meursault’ını, Suskind'in Grenouille’sini, Kafka'nın Gregor Samsa’sını, Goethe'nin Genç Werther’ini ve daha nicelerini düşününce oldukça yerindedir. Bu büyük yazarlarla kendi adımı aynı hizaya yazmak için değil sadece naçizane tecrübemi aktarmak maksadıyla, bir yazar olarak ben de yayımlanan dört romanımda da artık kaybettiğim yerleri, kişileri, konuları yazdığımı söyleyebilirim; bir ev, bir yurt, bir kadın ve bir ilgi…

Kanımca Altan’ın kitabının konusu da aynı, bu bağlamda fotoğrafları; Kazakistan’da uygulanan tarım politikaları sonucu çölleşmiş Aral Gölü’nden ABD’deki otomotiv sektörünün rekabetçi dünya piyasalarına direnemeyişi sonucu bir hayalet kente dönüşmüş Detroit’e, İngiltere’de, Wales’de, sektörün gözden düşmesi sonucu terk edilmiş slate madenlerinin otomobil mezarlığına dönüştüğü diyarlara, Japonya’da yine küresel rekabete yenilerek terk edilmiş Iwate kömür madenlerine, Ukrayna’da, Chernobyl’de ve Japonya’da, Fukushima’da gerçekleşen nükleer felaketlerin izlerine, bir zamanlar sömürge olan Namibia’da terk edilmiş Kollmanskop elmas madenlerine, Balkanlarda, eski Yugoslavya’da soğuk savaşın bu güne kalan izlerine, Kuzey İtalya’da terk edilmiş akıl hastanelerine ve daha pek çok alanda yok olan hayatların kalıntılarına uzanıyor. Kitabın sayfalarını karıştırdıkça, dekonstrüktivist bir mimarın rüyası nasıl bir mühendisin kabusu olursa bu katastrofik görüntüler de modern insanının kabusuna dönüşüyor.

Kimi zaman Chaosmos'daki fotoğraflar şerit halinde gözümün önünden geçince ünlü iktisatçı Malthus’un teoremini düşünmeden edemiyorum. Malthus ile özdeşleştirilen nüfus teorisinin özü; doğa gıda maddesi üretiminde cimri ancak insanların çoğalması konusunda cömerttir. Gıda maddeleri artışı aritmetik bir oranla (1.2.3.4…), nüfus artışı ise geometrik bir oranla (2.4.6.8…) gerçekleşir. Bu iki artış arasındaki oran farklılığı insanlık için bir felakettir. Açlık ve sefalet insanlık için kaçınılmazdır. Çocukluğumda, ilköğretimde bize öğretilen dünya nüfusu neredeyse otuz yılda ikiye katlanmış durumda. Bu da ister istemez insanı distopyayı düşünmeye yöneltiyor. Yine Altan’ın açıklamalarıyla, kitaptaki Detroit ve Aral Gölü’nde çekilen fotoğraflar da düşünüldüğünde belki bir ütopyanın distopik sonuçlarını daha açık bir şekilde görebiliyoruz. Ya da daha genel bir ifadeyle kitap bize postapokaliptik bir vizyon sağlıyor… Bu açıdan bakılınca, kelimelerin aksine fotoğraflarla kurulan bu özgün metin en az bir roman kadar etkili…

Montaigne başlıca yapıtı denemeler için “ben kitabımı yaptığım kadar da kitabım beni yaptı,” der. Ernst Haas’da, “fotoğrafta ne gördüğünüz kim olduğunuz ile ilgilidir,” derken de bunu işaret ediyor olabilir. Altan’da bu yaratım sürecinde eminin aynı duyguları yaşamıştır. Çünkü ciddi bir eser iddiasında bulunan bu kitap ilk bakışta kendini ele vermiyor, iyi bir roman gibi birden fazla okunmayı hak ediyor.

Peki, bu mümkün mü, özellikle adeta dörtnala yaşadığımız bu çağda kimin buna zamanı var? Benim ilk gençlik yıllarımda bu mümkündü, çünkü okuyacak çok az kitap vardı. Bugünlerdeyse, bir yazarın eseri bir kez okunuyorsa onu şanslı saymak gerekiyor. Philippe Sollers’in dediği gibi gitgide daha çok kitap yayımlanıyor ve birçoğu hemen basılıp hemen unutuluyor. Twitler, bloglar normalleşen deliliği kadın ve erkek herkese birkaç kelimeyle teşhir etme imkanı tanıyor. Kitaplar vıcık vıcık şeyler haline geldi; mutsuz çocukluklar, aile cehennemleri, duygusal hezeyanlar, soluğu tükenmiş aşk talepleri; konular hep aynı… Satılmıyor ama önemi yok. Böylesi bir aşırı-üretim, genel demokratik iyi niyeti gösteriyor, arızalı harcama eşitliğini... Kaldı ki sürüsüne bereket kitabın olduğu bugün, insanların olsa olsa iki kez okuyacağı tek şey herkesin iyi olduğunda mutabık olduğu kitaplardır; o zaman bu kitaplar hangileridir? Elbette, klasikler… İtalyan yazar Italo Calvino’nun da söylediği gibi; klasikler bize, bizden önceki okumaların izlerini taşıyarak ve içinden geçtikleri kültür ya da kültürlerde bıraktıkları izleri arkalarından sürükleyerek gelen kitaplar oldukları için bu kadar çok okunuyorlar.

Ne var ki kısmen meşhur oldukları için sevdiğimiz klasikleri (eğer birçoğu bu çağda yazılsalar o kadar meşhur olurlar mıydı emin değilim) okurların kahir ekseriyeti, klasik olduklarını bilmeden okumayı kabul etmeyeceklerdir, okudukları kitapların büyük edebiyat eserleri olduğuna inanmak onlar için mühimdir; bunu bilmek okumaktan aldıkları keyfi artırır… Klasiklerin yüzyılları arkasına alan ünlerinin sıcaklığını hissetmeleri, okurların, zamanlarını israf etmedikleri düşüncesine dalmalarını sağlayarak onları rahatlatır… Diğer taraftan, ironik bir şekilde insanların çoğu okumak için harcadıkları zamana halel getirmemek adına okudukları roman kötü de olsa beğenmiş gibi yapmak zorunda hissederler kendilerini çünkü zamana karşı verilen bir savaştır bu… Kaldı ki bu tavır kendi öz varlıkları için mecburidir çünkü ikamesi olmayan tek şeyin zaman olduğunu içgüdüsel olarak bilir insan; zaman içinde zaman için yaşar… Daha az zaman gerektirmesi bir yana fotoğrafın ayakları bu yönüyle daha çok yere basar. Gerçekten yüzyıl önce çekilmiş iyi bir fotoğrafın, rengi, keskinliği, kontrastı gibi teknik özellikleriyle oynasanız bile; o fotoğraf halen iyi bir fotoğraftır. Çünkü birebir gerçeği aksettirme ve yoruma açık hali onun dolayımsız ve tekil niteliğini yok etmeyecektir. Yine de klasik ya da değil; yukarıda bir romandan alıntıladığım metinde de vurgulandığı üzere, niceliksel bir okumadan daha önemli olan şeyin nitelikli okuma olduğu da tartışma götürmez bir gerçek. Bu fotoğraf için de geçerli… Velhasıl, en basit tanımıyla, zamanın öğütücü etkisinden kurtulabilen eserler klasik sayılabileceğinden bu değerlendirmeyi bugünden yapmak zor ama Chaosmos bir klasik olmaya namzet bir eser…

Emin Altan’ı bu fotoğraf kitabı için bu kadar emek harcamaya ne itmiş olabilir? Tabi ki tutku… Fransız filozof Helvétius, tutku ile aklı bir araya getiriyor ve şöyle diyor, “insanlar güçlü bir tutku tarafından yönlendirilmedikleri sürece katiyen düşünmezler. Sadece tutkulu insanlar düşünür ve yaparlar, diğerleriyse tembeldir.” Demek ki, insanı aklını kullanmaya ve bir şey yapmaya sevk eden yegâne şey tutkudur. Bu da akıl ile tutkuyu farklı cepheler olarak göremeyeceğimizi söylemenin nükteli bir yolu.

İnsanı harekete geçiren, bir şeye doğru yönlendiren şey tutku olsa da bu tek başına tutkunun yeterli olduğu anlamına gelmiyor. Tutkunuzun peşinden gidebilmek için bir şeylerden vazgeçmeniz ve gerektiğinde kendinizden çok şey vermeniz; alışageldiğiniz yaşam biçiminizi, konforlu yaşamınızı riske atmanız gerekiyor... (tabi ki konforlu bir toplumsal konumda bulunacak kadar şanslıysanız...) İnsanlar, aksini gerektirecek bir durum olmadıkça toplumsal yaşamlarını kendilerine tahsis edilen mevkilerde sürdürmeye meyillidirler; ne de olsa kaderleri onları beklemektedir. İşte burada farkı yaratan tutkudur. Ama bu farkı yaratmak muazzam bir çaba gerektirir. Risk almak zorundasınızdır; bunlar, son derece ciddi sonuçlar doğurabilecek maddi manevi riskler de olabilir; vazgeçtikleriniz ise kazanımlarınızdır. Emin Altan’ın bu eseri oluştururken nelerden feragat etmiş olabileceğini merak ediyorsanız, kitaptaki fotoğrafların çekildiği yerleri dünya haritası üzerinde işaretlemeniz sanırım aklınızda bir fikir oluşmasını sağlar…

Bırakın yaşamayı gidip görmek için bile katlanılması zor olan bu yerlerin fotoğrafları neden benim zihnimde kuvvetli çağrışımlar yapmaktalar? Katlanılamaz olan Emin Altan’ın fotoğrafını çektiği yerler değil o fotoğrafların günümüz dünyasının katlanılamaz durumunu doğruluyor olmaları. Zaten hayat ancak onu dönüştürme umudu var oldukça katlanılabilir. Dönüşüm de ancak yerleşik kurallara tabi olmakla değil kendi varoluşunu tarihsel niteliğine tabi olmakla olabilir. Che Guevara, Deniz Gezmiş, Zoya Kosmodemyanskaya ve daha niceleri o nedenle yaşlı bir insanın ölüme yürümesi gibi büyük bir gönül rahatlığıyla ölüme gitmişlerdir. Onlar hayatı kişisel olarak algılamamışlar, katlanılamaz da bulmamışlardır aksine uğruna ölecek kadar sevmişlerdir hayatı… Ve bu fotoğraflar, dünyanın yani hayatın kendisi; o nedenle çağrışımları kuvvetli… Benim gözümde Chaosmos’un okuyana telkini; üstyapı ve altyapı arasındaki ilişkinin diyalektik olduğunun, maddi olan ile manevi olan arasında ayrımın bulunmadığının, insanlar arasındaki sınıfsal eşitsizliğin kaldırılması gerektiğinin kabul edilmesi halinde daha az acının çekildiği, daha az adaletsizliğin, daha az sömürünün bulunduğu bir dünyanın mümkün olduğudur…

Son olarak neden bu kitap ile kendi romanlarım ve yazım tarzım arasında benzerlik kuruyorum? Öncelikle Emin Altan’ın Chaosmos isimli kitabının aynı benim romanlarım gibi yeteri kadar ilgi görmediğini düşünüyorum; fakat boşuna beklemeyin bu tartışmaya girmeyeceğim… Benim asıl ilgimi çeken konuya gelince; kitaptaki mekanların önceden başkaları tarafından da benzer kadrajlarla fotoğraflanmış olmalarına rağmen Altan’ın bundan gocunmayarak kendi eserini yaratmasını, kendi yazım tarzımla benzer bulmam. Örneğin Stephen Dupont’un Namibia’da terk edilmiş Kollmanskop elmas madenlerini Emin Altan’dan daha önce benzer kadrajlarda fotoğraflamış olması, bana Goethe’den yıllar önce Fasut’u yazan İngiliz yazar Christopher Marlowe’u hatırlatmaktan başka bir anlam ifade etmiyor… (Unutmadan eğer kümülatif bir aklın ürünü değilse William Shakespeare’in aslında Christopher Marlowe olduğu yönündeki iddialara da aklım yatmıyor değil…) Emin Altan’da benim yaptığım gibi bu konuya takılıp kalmamış resmin tamamını hayal etmiştir. Nitekim ben de yazarken kelimeleri, cümleleri aynı bir ressamın renkleri gördüğü gibi görürüm. Bu nedenle başka yazarların cümlelerini hatta metinlerinin bir kısmını bile, bire bir kullanmaktan imtina etmem hatta yeri gelince bu türden ince göndermeler yapmaktan büyük zevk alırım. Diğer türlüsü, yani kelimeleri ya da cümlelerin düzenini değiştirip sanki kendinin gibi yeniden yazmak bana şark kurnazlığı yapmak gibi gelir… Yazarken, bir çocuğun oyun oynarken yaptığı gibi, o an için elimin ulaştığı her şeyi gerek karakteri betimlemek için gerekse metne derinlik kazandırmak için uygun şekilde kullanırım. Özünde kelimeler harflerin, cümleler kelimelerin yer değiştirmesinden başka nedir ki… Dil, bir alıntılar birliği değil de nedir ? Bu yönüyle çoğu zaman bir enstalasyon sanatçısı gibi düşünürüm kendimi… Dolayısıyla benim için önemli olan, bu benzetmeden ilerlersek, resmi bitirdiğimde ortaya çıkan tablodur yani romanın kurgusu. Yoksa bana göre, Van Gogh’da aynı rengi kullanır Picasso’da, ama sonuçta ortaya çıkan birbirinden tamamen farklı iki eserdir. Bir tablonun değişik renklerdeki çizimleri ya da klasik romanları kurgusal olarak taklit eden metinlerse beni cezbetmez. Bu nedenle, biraz iddialı olduğunun farkındayım ama Napolyonvari bir tanımlama da olsa, kendi yazımımı betimlemek için, “Benim edebiyatım benimle başlar,” diye bir slogan kullanırım… Ancak ben, Altan’ın aksine, ne kadar uğraşsam da çektiğim fotoğraflardan, Chaosmos gibi roman kıvamında bir kitap oluşturmayı başaramadım…

Eserlerini yakın zaman önce tanıma şansına eriştiğim Emin Altan’ın Chaosmos isimli kitabı üzerine son bir söz olarak, usta yazar Ferit Edgü’nün cümlelerinin uyarlamasıyla, şöyle seslenmek isterim: Ey okur, bu kitaptaki fotoğraflarla yazılı olanı anlamakta güçlük çekebilirsin; çünkü anlamak ortak bir dil; geçmiş, şimdi ve gelecek algısı; kaygı ve ilgiler de benzerlik gerektirir... Kimi zaman kazanmak çoğu zaman da kaybetmek… Ama diyorsan ki ben farklı olanı arıyorum, kimsenin görmediğini, ilk olanı; değişik… Öyleyse yolun açık olsun fakat gene de hayat yolunda, bu tutkulu fotoğrafçının, andacı elinde bulunsun derim…

#kritik

380 görüntüleme