• Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon
  • Siyah Instagram Simge
  • Black YouTube Icon

Bir Fotoğrafı Hatırlamak

En son güncellendiği tarih: 12 Ara 2019


“alışkınım el çekmeye isteklerimden,

en uzak günlerinden beri çocukluğumun.”

Mihail Yuryeviç Lermontov

Samimiyet hissedilen bir şey. Amerikalı yazar Maya Angelou’nun, “insanların size iyi ya da kötü ne yaptıklarını gün gelir unutursunuz fakat size kendinizi nasıl hissettirdiklerini isteseniz de unutamazsınız,” şeklinde doğru biri sözü vardır. Bu durum sanat eserleri için de geçerli. Bazen bir fotoğraf görürüsünüz ve bir ömür boyu aklınızdan çıkmaz. Benim için bu tür fotoğraflar genellikle; görselliği, ilginçliği, yetkinliği vs ile öne çıkan fotoğraflar değil samimiyetiyle beni kendine çeken ve kendimle bir bağ kurduğum fotoğraflar olur.

Foto muhabiri Fatih Pınar’ın “Anadolu Seçkisi” içerisinde yer alan aşağıdaki fotoğrafı da benim için bunlardan biri. Fatih Pınar şahsen tanıdığım bir fotoğrafçı değil fakat işlerini gerek basılı gerekse dijital medyada uzun bir süredir takip ettiğim bir sanatçı. Atlas dergisi için yapmış olduğu işlerle birlikte; Gezi Parkı Olayları, Yedikule Bostanları, Diyarbakır Sur çalışması gibi ancak kamerası vicdanının elinde olan bir sanatçının yapabileceği sosyal duyarlılığı yüksek çalışmaları da süreç içerisinde kendisine olan ilgimi perçinledi.

Açıkçası Fatih Pınar’ın bu fotoğrafının bende yarattığı izlenim, bu fotoğrafın “Mevsimlik İşçiler”, “İkinci İntifada”, “Beyoğlu Geceleri” gibi diğer seçkileriyle benzer bir seçki de yer almasına rağmen, çektiği portrelere ve özellikle bir korucu ve oğlunu aralarında tüfek ile fotoğrafladığı eserindeki duyguya daha yakın geliyor bana.

Fatih Pınar’ı, bu özel anda deklanşöre basmaya isteklendiren neydi diye düşündüğümde; cevabı kendi beyanatında buluyorum… Pınar’ın kendi anlatısıyla; Batman’ın Sason ilçesine bağlı Şingalik köyünde tam köyden ayrılacağı sırada, yağmurun çiselemeye başlamasıyla, insanlar gibi keçiler de ilk buldukları saçağın altına sığınmışlar. Pınar, evinde kaldığı aileyle vedalaşmak için geriye dönüp baktığında gördüğü sahneymiş bu fotoğraf. Yine kendi ifadeleriyle, “aslında iyi bir fotoğraf çekmekten ziyade hatıra olsun diye çektiği,” bir kareymiş bu.

Pınar’ın bu son cümlesindeki maksadını anlamakla birlikte yine de sözünü tevil etmekten beri duramıyorum. Sabit Kalfagil’in de söylediği gibi bitmiş fotoğraf, fotoğrafın objesinden farklı bir şeydir. Pınar’ın da aynı şekilde görüntüyü önceden hayal etmeden, deklanşöre basmadan bir an önce, bu fotoğrafı bir anı olsun diye çektiğine inanmıyorum… Bilinçli bir şeklide olmasa da kendisi fotoğrafı hayal etmiştir. Mesleğini icra etme biçimi düşünülünce başka türlüsü de mümkün değil zaten. Ustalık ona alışkanlık olarak aksetmeseydi zaten o kısacık an diliminde bu fotoğrafı çekemezdi. Usta bir fotoğrafçının başarısı, önceden görselleştirmeyi öğrenmiş olmasından kaynaklıdır; bu manada bırakın aklını, artık vücudu bisiklet kullanmayı, araba sürmeyi, kayak yapmayı öğrendiği gibi fotoğraf çekmeyi öğrenmiştir. Pınar da “…çektiğim fotoğrafı hayal ederek fotoğrafçı oldum, fotoğraflarımı önce hayallerimde oluşturdum…” derken de aslında benim bu kanaatimi doğruluyor.

Görüleceği üzere fotoğraf teknik olarak oldukça başarılı; kadraj ne dar ne de gereğinden fazla geniş, uyumsuz objeler yok, farklı bir açıdan çekilse daha kuvvetli bir etki yaratacağı da mümkün görülmüyor; ögelerin gruplandırılması ve ritmi kompozisyona uygun. Odaklamanın oldukça doğru yapılmış olması, her yerin net olması fotoğrafın anlamını bütünleştirmiş, pozlama yerinde görünüyor… Kadrajın dikey olarak yaklaşık 1/3 oranında bölünerek fotoğrafın iki ayrı mekân olarak kurgulanmış olması da görsel algıyı güçlendiriyor.

Ne var ki ben, teknik ve görsel yetkinliğinin dışında fotoğrafı görür görmez Leonardo da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” isimli meşhur resmini düşünmüştüm. İsa’nın yakalanıp, çarmıha gerilmesinden hemen önceki yemeği anlatan, tarih de ondan önce onlarca örneği olan bu resim, çok popüler bir resim olmasına karşın herhangi bir müzede sergilenmiyor. İtalya’nın Milano kentindeki bir manastırda yer alan resmi başka bir yere transfer etmek boyutları nedeniyle neredeyse imkânsız. Da Vinci bu resmi 1495 yılında Santa Maria delle Grazie Manastırı’nın yemek salonunun duvarına resmetmiş. Bu ikonografik resimdeki an, yani yemek mevzusu İncil’de yer almakta. İncil’de, İsa ihanete uğradığı günden önceki akşam yenen yemekte, ihanetten haberinin olduğunu; kendisini insanlığın işlediği ilk suça kefaret olarak kurban olacağını açıklıyor. Resimdeki havarilerin şaşkınlığı ve korkusu da bu açıklamadan kaynaklanıyor. Bilindiği üzere, masadaki kırmızı şarap İsa’nın kanını, ekmek ise bedenini sembolize ediyor. Resimde hemen İsa’nın sağında bulunan Thomas’ın parmağının gökyüzünü işaret ediyor oluşunun İsa’nın göğe yükselmesine; Yahuda’nın önünde dökülmüş olan tuz, onun ihanetini temsil ettiğine; hatta İsa’nın yanındaki havarinin John değil, Mecdelli (Magdalalı) Meryem olduğuna dair bolca atıfta bulunulan kaynak mevcut. Sofradaki balık hakkında da çeşitli tartışmalar var. Hıristiyan teologlar eğer bu balık yılan balığı ise bu durum İsa’ya imanı işaret eder fakat bu bir ringa balığı ise İsa’yı reddeden ve ona inanmayan bir kişinin masada bulunduğunu işaret eder diye yorumluyorlar. Güzel sanatlar ve popüler kültürde, defalarca restore edilmesine hatta bir restorasyonda resmin altına eklenen kapı girişi dolayısıyla İsa’nın ayaklarının artık görülmediği, orijinal halinden nerdeyse eser kalmayan Da Vinci’nin bu resmine dair pek çok gönderme ve imitasyon bulunmakta. 16. yüzyılda resmin yağlı boya ile tekrar yapılmasından tutun, Salvador Dali, Andy Warhol, Susan Dorothea White gibi ünlü ressamlara kadar pek çok sanatçı bu resmin bir benzerini yapmaya çalıştı. Hatta Vik Muniz çikolatadan bir Son Akşam Yemeği imitasyonu bile yaptı...

Tüm bunların ışığında Son Akşam Yemeği ile bu fotoğrafın simgesel olarak benzerliği olmamasına rağmen neden Pınar’ın bu eseri bana Son Akşam Yemeği’ni çağrıştırıyor? Sanırım bunun en büyük nedeni her iki eserde de planın yatay bir düzlemde simetrik olarak tasarlanmış olması. Da Vinci, simetri kullanmayı seven bir ressam olduğundan Son Akşam Yemeği’nde de İsa’nın sağına ve soluna eşit miktarda figür yerleştirmesinin yanı sıra resme bir diyagram çizilmesi halinde mimari unsurların ve karakterlerin kompozisyonu belirginleştirecek şekilde resmedilmediği görülecektir. Bu yapı Pınar’ın fotoğrafı için de geçerli… Diğer taraftan benim, bu fotoğraf ile resim arasında bağlantı kurmamda bir diğer önemli unsur; kadrajın alt kısmındaki ağılın odağında bulunan açık renkli koyun ile fotoğrafın orijinindeki çocuğun baktıkları yönün aynılığı, tanrının kuzusu İsa ile insanın kuzusu çocuk arasındaki simetrik konumlandırma… Pınar’ın fotoğrafına bakılınca, Son Akşam Yemeği’ndeki gibi görüntünün sol ve sağ kenarları dengede olmakla birlikte kadrajın bölünmesinin altın noktaların üzerinden geçen yatay ve dikey çizgiler de yer alan altın kesit üzerinde olduğu fark edilecektir. Fotoğrafta tekrar eden büyüklü küçüklü insanlar, keçilerin neredeyse eşit sayıda ve belli bir konumlandırmayla görüntüde olmaları; her unsurun kendine özgü (dikkat edilirse keçilerin hiçbiri ayakta değil) poz vermiş olmaları benim Da Vinci’nin tablosuyla bu fotoğrafı bağdaştırmama neden olmuş olabilir. Ezcümle fotoğraftaki canlıların adeta varlıklarını doğrulayan olma biçimleri, sıradanlığın estetik bir şekilde gösteriliyor olması bu fotoğraf ile Son Akşam Yemeği arasında bağ kurmamdaki en önemli unsur.

Gelgelelim bu benzerliklerin ötesinde, benim bu fotoğrafı zaman zaman hatırlamamın en büyük nedeni, adeta zamanın durduğu bu yerin beni kendi geçmişime, çocukluğuma götürmesi; bir Anadolu köylüsünü belgelemekten daha çok bir derdi olan bir eser olması… Fotoğrafta özel olarak dikkatimi çeken fotoğrafın tam orta noktasındaki yalnız çocuk; görüntüde yalnız olan tek varlık... Aynı Da Vinci’nin Son Akşam Yemeği tablosundaki İsa gibi… Bu açıdan o resimdeki ikonografik görüntü benim için bu fotoğrafta kişisel bir ikonografiye dönüşüyor.

Fotoğrafa bakınca neden o çocukla kendi aramda bir bağ kurmuştum? Çünkü bu yaşlara erince tarihin tüm çağlarını yaşadığımı düşünüyorum. Taş devrinden tutun metal çağına oradan ilk çağ ve ortaçağa, sonradan modern çağlara tüm insanlık tarihini kendi kişisel hayatımda gördüğümü söyleyebilirim. Nazım Hikmet’in “Otobiyografi” isimli şiirinde ki duygu durumunda “…hapislerde de yattım büyük otellerde de; açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir…” Fakat hayatım boyunca hep bu fotoğraftaki çocuğa; adeta hayata karşı elleriyle bağdaş kurmuş, başını omzuna atarak, dudaklarını büzüp, tedirgin olmasına rağmen büyük bir cesaretle ufka doğru bakan o ufak çocuğa doğru yürüdüğümü gördüm; özlemim hep onaydı… Freud, “Her kim bir konuya yeteri kadar duygusal yakınlık göstermezse, o konuyu pek kavrayamaz” derken sanırım bu durumu kastetmektedir. Eğer o çocukla konuşma imkânım olsaydı ona ne söylerdim? Bu sorunun cevabını bulamadığım için galiba bu fotoğrafı zaman zaman hatırlayıp duruyorum…

Oldukça sinematografik sayılabilecek bu görüntü sadece kendime yakın hissettiğim bir şey olmasına rağmen diğer taraftan baktıkça soyutlaşıyor da; görsel olarak görünenden ibaret olmasının dışında, kişisel olandan toplumsal olana doğru başka bir anlatım katmanını da ortaya çıkarıyor; felsefi bir derinlik… Bu durum fotoğrafın inanılırlığının yanı sıra anlatısını da kuvvetlendiriyor; bir tür katarsis durumu…

Aynı zamanda tuhaf bir şekilde neden bu fotoğraf bana bir Orhan Kemal romanı ya da bir Neşet Ertaş türküsünü değil de Helmut Newton’un bir fotoğrafını, “They are coming” isimli çalışmasını çağrıştırıyor? Sanırım, sosyo kültürel olarak birbirinden kopuk olan iki yapı olmanın ötesinde sınıfsal olarak da farklı olan bu iki grup insanın çekilen fotoğraflarındaki yalın gerçeklik bunun temel nedeni. Eserlerindeki burjuva atmosferiyle tanınan ve kendisinin de zaten yoksulların fotoğrafını çekmeyi kendine yakıştıramadığını söyleyen Newton’un “They are coming” isimli fotoğrafındaki kadınların, hem kostümlü halleriyle hem de kostümsüz halleriyle olan fotoğraflarındaki, daha iyi görmek için kafalarının altındaki vücutlarının kapatın elinizle, kadınların bakışlarındaki sınıfsal uyumları, yüzeysellik her iki fotoğrafta da aynıdır; anlamsız ama gerçek… Aynı bakışları yıllar önce izlediğim usta yönetmen Luis Bunuel’in 1972 yapımı, gerçeküstücü simgeleri alaycı bir mizahla harmanlayarak her zaman yaptığı gibi burjuva sınıfını alabildiğine eleştirdiği, onların zaaflarını, korkularını kara mizah tarzında birbiri ardına sıralayarak onları hicvettiği, alaycı ama özünde sağlam eleştiri yapan kara komedisi “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği” isimli kült filminde de görmüştüm. Özellikle filmde durmadan gösterilen o yürüme sahnesinde, kadınlı erkekli bir grup burjuvanın kenarları çayır çimen olan asfalt bir yolda amaçsız ve hedefsiz yürürlerken yüzlerindeki manasız ifade… Burjuvazinin bir parçasını teşkil eden bu küçük grup amaçsız, sığ ve öylesine hedefsiz yürüyorlardı. Arkalarında bırakabilecekleri en ufak bir iz yoktu, belki de bu nedenle asfaltta yürüyorlardı... Pınar’ın bu fotoğrafındaysa bütün gözlerde ki bunlara ağıldaki hayvanlar da dahil samimiyet var; anlamlı… Hepsinin adımları da bastıkları topraktan belli, ayakkabıları çamur; gerçek…

Bu açıdan, Ulus Baker’in, ilgi, alakayı hatta aşkı betimlediği şekilde “başka bir dünyanın zarafeti” algısı beni bu fotoğrafa çeken unsur. Bir burjuva ailesinde bu samimiyeti yakalayamazsınız. Boşuna uğraşmayaın göremeyeceksiniz çünkü onlar bu şeklide bir poz vermeye yanaşmayacaklardır. Yanaşsalar da fotoğraftaki küçük kız gibi keçiyi, bir canlıyı kucaklayamayacaklardır; altlarında arabaları, kollarında saatleri, ceplerinde telefonları; fetişlerine tutsak…

Eğer Şükrü Erbaş bu fotoğrafı görseydi, “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” isimli şiirini yazar mıydı? Bu sorunun karşılığını bulamıyorum içinden çıkılmaz bir konu bu, ama önemli…

İki fotoğraf arasındaki diğer bir benzerlikse iki görüntünün de temelde kadınlar üzerine kurulu olması olarak düşünülebilir. Pınar’ın fotoğrafındaki çocukları erkek kategorisine sokmak için henüz çok erken; gözlerim beni yanıltmıyorsa hayvanlar için de bu durum geçerli… Fotoğrafta trajik kötümserlik, abartılı duyarlılık, kategorik anlamlar yok, sadece hayatın gerçeği var; geçmiş, şimdi ve gelecek aynı karenin içinde… Eğer görüntü de yetişkin bir erkek olsaydı bu fotoğraf nasıl görürdüm emin değilim. Aynı Son Akşam Yemeği tablosunda, en azından bazı yorumlara göre, İsa’nın yanındaki havarinin John değil, Mecdelli (Magdalalı) Meryem olduğunu gözlerim nasıl kabul etmeye yanaşmıyorsa bu fotoğrafta da yetişkin bir erkeğin olduğunu hayal edemiyorum…

Peki, köylüleri bu kadar idealize etmek doğru mu? Troçki köylülere sınıf olarak güvenilemeyeceğini söylerken onların bilgeliklerinin yanı sıra bazen ne kadar kurnaz, esrarengiz ve güvenilmez olduklarını da belirtir. Troçki gibi Marks da eleştirel bakar köylülere; patates çuvalına benzetir onları… Bu durum teolojik olarak da geçerlidir. Köylülerin peygamberi İsa’yla Vatikan’ın İsa imgesi de birbirinden farklıdır. Tıpkı Yunus Emre’nin Kuran’a bakışıyla, Gazzâli’nin etkisiyle şekillenmiş Saray bakışının birbirinden farklı olması gibi. Sadece köylüleri değil, hiçbir insan grubunu idealize etmemek lazım. Fakat Fatih Pınar’ın bu fotoğrafındaki insanlar sadece sınıfsal aidiyetlikleriyle değil insan olarak varoluşlarıyla ortadalar. Entelektüel tanımlar, tezler çoğu zaman içinde bir tür ötekileştirme eğilimi taşır, eleştirel olmaktan ziyade kimi zaman düşmanca. Eğer Marksizm’den bahsediyorsak ki bu teorinin hala dünyada olan bitenler hakkında söyleyeceği çok şey var, fakat kapitalizmle bir de benzer noktası mevcut; köylüleri ve onların dünyasını oryantalistler misali yanlış yorumlamış olması. Bu nedenle Stalin döneminde köylülüğün şiddet kullanılarak ürettiklerinin ellerinden alınmasının (kollektivizasyon) bal arılarının ürettiği balın toplanması kadar meşru ve makul görülmesi, kolhozlarda (kollektif çiftlikler) yaşamaya zorlanmaları gibi büyük insanlık suçları işlendi. Tüm bunlar Sosyalizm adına makul Marksistlerin uyarılarına rağmen yapıldı…

Bir romanda şöyle bir bölüm okumuştum; “Ama bu köylüler nasıl o kadar kurnaz olabildiler; nasıl böyle girift bir plan yapıp, hadi yaptılar diyelim, nasıl kusursuz bir şekilde oynayabildiler? İmkânı yok, diye düşündü. Fakat kendisi kim oluyordu da bu kadar küçümsüyordu onları? Kutsal metin diye gördüğü nice şiir, kaside, masal, hikâye, efsane hep bu köylüler tarafından kaleme alınmamış mıydı? O kadar savaşın, sürgünün bir numaralı müsebbibi yine onlar değil miydi? Yine hayranlıkla temaşa ettiği o devasa taş yapılar, köprüler onlar tarafından inşa edilmemiş miydi? Bütün bunların yanında kendisi kim oluyordu, yaptıklarının hükmü neydi ki? Tüm yaşamından arta kalan ne olacaktı?”

Evet, ben yazmak hariç el attığım hiçbir işte samimi değilim. O nedenle çektiğim hiçbir portre fotoğrafından hatta canlı fotoğrafından tatmin olmuyorum; çünkü fotoğraf çekerken içten değilim; hesapçıyım… Farkındayım, samimiyetle karşındakine kendi olması dışında ondan bir şey beklemediği hissini aksettirebilmek eşine az rastlanır bir kabiliyet; bundan mütevellit değil Fatih Pınar bir piyasa fotoğrafçısı Mehmet Turgut…

Kompozisyonda uygulanan fotoğraftaki tekil kuralı gereği bu görüntünün lekesi olan o masum küçük çocuğa soru sorarak onun Yahuda’sı olmak niyetinde değilim… Mümkün olsa ona sadece Paulo Coelho’nun anlattığı bir hikâyeyi aktarmayı isterdim; kâfi…

Leonardo da Vinci, “Son Akşam Yemeği” isimli resmini yapmaya başladığında büyük bir güçlükle karşılaştı… İyi’yi İsa’nın bedeninde, Kötü’yü de İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı… Resmi bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan üç yıl geçti. “Son Akşam Yemeği” neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı… Leonardo’nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı… Günlerce aradıktan sonra Leonardo; vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo; yardımcılarına, adamı zorla da olsa kiliseye taşımalarını söyledi. Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçirip işini bitirdiğinde, sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş; gözlerini açtı ve o harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: “Ben bu resmi daha önce gördüm…”; “Ne zaman?” diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı… “Üç yıl önce” dedi adam; “Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce…”; “O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum. Pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti…”

İyi ve kötü’nün yüzü aynı; güzel ve çirkin… Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlı; fotoğraf gibi…

#kritik

1,343 görüntüleme