Bir Fotoğrafı Çekmek

Visibilia ex Invisibilibus”

Latince Deyiş


İyi görüntüler iyi ışık çeker. İyi fotoğrafçı için bu bir paroladır; bu anlamda fotoğraf, yaratıcı kuvvetle (ışık) dünya (duvar) arasına yerleştirilmiş bir katman olup; tıpkı bir mercek gibi; duvara yansıyan görüntünün ne kadar net, hangi renkte, ne kadar büyük olacağını belirler…


Mehmet Ünal’ı yazdığım foto kritik yazılarından birisine yapmış olduğu yorum vesilesiyle tanıyıp işlerini görme fırsatı yakaladım. Foto kritik yazılarımda eserlerini konu aldığım diğer fotoğrafçılar gibi, Yücel Tunca hariç olmak üzere, kendisiyle şahsi bir tanışıklığım yok… Görme imkanı elde edebildiğim çalışmaları içerisinde, bakar bakmaz “Kapımın Önündeki Dünya” serisinden “Dama Oynayan İnsanlar” isimli aşağıdaki fotoğrafı dikkatimi çekti. Öğrendiğim kadarıyla kendisi Almanya ve Türkiye arasında mekik dokuyan bir sanatçı; yıllar önce Almanya’ya gitme nedeninin ise diğer göçmen Türk işçilerin aksine, sevgilisi olduğunu öğrenmemin de kendisine olan ilgimi arttırdığını itiraf etmem gerek…


Bu fotoğraf vernakular (Belli bir bölge veya gruba ait yerel veya ortak dili tanımlamak için ortaya atılan vernakular terimini, mimari tarihçileri 1960’ların sonlarında, genellikle belirli bir bölge ve zamanla ilişkili “sıradan” binaları tanımlamak için kullanmaya başlamışlardır.) yani sıradan, özel olarak çalışılmamış, gündelik veya kendiliğinden şeklinde tanımlanabilecek fotoğraf kategorisinde değerlendirilebilir. Bu türden fotoğraflara Martin Parr’ın “İngiltere Tatil Kampları” serisi gösterilebilir. Belgesel fotoğrafçısı ve foto muhabiri Ian Berry’in, “Güneşli Bir Pazar Günü Öğleden Sonra” isimli eseri barındırdığı yaşlılık gençlik, kırsal kentsel tezatlar ile bu türün tipik örneklerinden biridir. Tezat bir örneklendirmeyle, örneğin Andres Serrano’nun provakatif çalışması “Çişli İsa”sı bunlardan biri değil…


Aynı zamanda bu fotoğraf teknik olarak; Alberto Korda’nın, “Che Guevara portresi (1960)”, Robert H. Jackson’un, “Jack Ruby, Lee Harvey Oswald’ı Öldürürken (1963)” ve Richard Drew’un, “Düşen Adam (2001)” fotoğrafı gibi “o anda” çekilmiş fotoğraflardan biri…



Fotoğraf, her ne kadar dünyaya ayna tutan anlık bir görüntü olsa da; insan ruhunun ve duygularının derinliğine iner; uçup giden bir zamanı yakalamakla kalmayıp aynı zamanda Ünal’ın bu eserinde olduğu gibi zamanın akışını da yavaşlatabilir. Malum tarihte hiçbir tarz ya da akım bütünüyle fotoğrafçılık sanatına egemen olamadı. Nicephore Niepce’in ailesiyle birlikte oturduğu evin penceresinden çektiği ilk fotoğraftan bu yana çekilen trilyonlarca fotoğraftan bazıları, fotoğrafçılık tarihinde dönüm noktaları olarak, ya yeni bir tarz yaratmışlar ya da bir tarzı sonlandırmış olsalar da hepsi özünde; bu yazının da epigrafı olan latince deyişte de ifade edildiği üzere (Visibilia ex Invisibilibus, ifadesi; en yalın haliyle, “görünen şeyler görünmeyenden gelir” şeklinde tercüme edilebilir.) onu çeken fotoğrafçıyı işaret ederler; bunu çeken biri var, derler… Nasıl tüm düşünce, duygu ve hayallerimiz; umutlarımız, tutkularımız, sırlarımız, vehimlerimiz, korkularımız, hislerimiz, arzularımız, sevgilerimiz, nefretlerimiz, görünmez olsalar da varlığın soyut ancak son derece gerçek dünyasına aitlerse fotoğrafçının konumu da buna benzer. Kadrajda görünmese de; ne metafiziksel ne gizli ne de doğaüstüdür, olgular ve olaylar dünyasının, gerçekliğin sabit bir parçasıdır…


Usta fotoğrafçıların çektikleri fotoğraflar, çoğu zaman ilk bakışta kendisini ele vermez. Eserin bütün zenginliğinin bilincine varabilmek ancak sabırla üstesinden gelinebilecek bir iştir. Çünkü bu tür eserler gerçekte en seçme soyutlamalardan oluşmaktadır. Bu soyutlamaların en ustacası, gerçekliğin çok uzağında olmasa da, fotoğrafçının bütün dünyasının kafasının içinde olduğunu gösteren kadrajdaki betimlemelerdir. Ama kafasının bir dünyası yoktur… Elimizde olmaksızın, fotoğrafçının yazgısın da bizim de bir yerimiz olduğunu duyumsarız. Bir Egeli oluşumun bunda ne kadar etkisi vardır bilemiyorum ama bu görüntü benim yabancısı olmadığım, defalarca benzerine şahit olduğum bir an…


Mehmet Ünal’ın diğer çalışmaları değil de neden bu fotoğrafı dikkatimi çekmişti? Çünkü tek kelimeyle çok doğal bir kareydi. Ve bana göre sanatın en güzel betimlemesi de olsa olsa bu şekilde olabilir; yoksa eseri retoriğe boğarak estetik değerini anlamsızlaştırmak değil. Daha açık bir ifadeyle, sanat, herkesin anlayabilmesi için bir açıklamaya, aracıya ihtiyaç duymayandır. Diğer türlüsü piyasa ya da akademik teamüllerin güdümünde oluşturulmuş, tasdik edilmeye muhtaç bir piyasa ürünüdür; ne estetik ne teorik olarak hiçbir değeri olmayan, farazi değerlenmiş objedir. Yaratılan bu algı nedeniyle o objeleri eleştiremezsiniz de, eğer eleştirirseniz cahil yerine koyulursunuz... Eğer beğenmiyorsan anlamıyorsundur… Bu pragmatik bakış açısı nedeniyle çoğu zaman sempati kazanma peşinde koşan konformist sanatçılarla ve eserleriyle doludur galeriler. Benzer şekilde kitapçıların raflarını da genelde bu türden yazarlar tarafından üretilmiş eserler işgal eder; mesela benim romanlarıma rastlamanız zordur bu raflarda. (Laf aramızda Mehmet Ünal’ın bu fotoğrafını da bir galeri de görmenizin pek mümkün olacağını düşünmüyorum…) Edebiyat üzerine ne zaman bir şeyler yazmayı düşünsem hemen, Hemingway’in, “Kendi çalışmalarınız hakkında konuşmak ya da yazmak son derce zor bir şeydir çünkü eğer iyiyse ne kadar iyi olduğunu bizzat bilirsiniz ama bunu siz dile getirirseniz kendinizi kötü hissedersiniz,” sözünü hatırlarım ve yazmaktan vazgeçerim; işte sırf bu yüzden, kendime hakim olamayarak, bu fotoğraf kritik yazıların