• Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon
  • Siyah Instagram Simge
  • Black YouTube Icon

Bir Fotoğrafı Çekmek

Visibilia ex Invisibilibus”

Latince Deyiş


İyi görüntüler iyi ışık çeker. İyi fotoğrafçı için bu bir paroladır; bu anlamda fotoğraf, yaratıcı kuvvetle (ışık) dünya (duvar) arasına yerleştirilmiş bir katman olup; tıpkı bir mercek gibi; duvara yansıyan görüntünün ne kadar net, hangi renkte, ne kadar büyük olacağını belirler…


Mehmet Ünal’ı yazdığım foto kritik yazılarından birisine yapmış olduğu yorum vesilesiyle tanıyıp işlerini görme fırsatı yakaladım. Foto kritik yazılarımda eserlerini konu aldığım diğer fotoğrafçılar gibi, Yücel Tunca hariç olmak üzere, kendisiyle şahsi bir tanışıklığım yok… Görme imkanı elde edebildiğim çalışmaları içerisinde, bakar bakmaz “Kapımın Önündeki Dünya” serisinden “Dama Oynayan İnsanlar” isimli aşağıdaki fotoğrafı dikkatimi çekti. Öğrendiğim kadarıyla kendisi Almanya ve Türkiye arasında mekik dokuyan bir sanatçı; yıllar önce Almanya’ya gitme nedeninin ise diğer göçmen Türk işçilerin aksine, sevgilisi olduğunu öğrenmemin de kendisine olan ilgimi arttırdığını itiraf etmem gerek…


Bu fotoğraf vernakular (Belli bir bölge veya gruba ait yerel veya ortak dili tanımlamak için ortaya atılan vernakular terimini, mimari tarihçileri 1960’ların sonlarında, genellikle belirli bir bölge ve zamanla ilişkili “sıradan” binaları tanımlamak için kullanmaya başlamışlardır.) yani sıradan, özel olarak çalışılmamış, gündelik veya kendiliğinden şeklinde tanımlanabilecek fotoğraf kategorisinde değerlendirilebilir. Bu türden fotoğraflara Martin Parr’ın “İngiltere Tatil Kampları” serisi gösterilebilir. Belgesel fotoğrafçısı ve foto muhabiri Ian Berry’in, “Güneşli Bir Pazar Günü Öğleden Sonra” isimli eseri barındırdığı yaşlılık gençlik, kırsal kentsel tezatlar ile bu türün tipik örneklerinden biridir. Tezat bir örneklendirmeyle, örneğin Andres Serrano’nun provakatif çalışması “Çişli İsa”sı bunlardan biri değil…


Aynı zamanda bu fotoğraf teknik olarak; Alberto Korda’nın, “Che Guevara portresi (1960)”, Robert H. Jackson’un, “Jack Ruby, Lee Harvey Oswald’ı Öldürürken (1963)” ve Richard Drew’un, “Düşen Adam (2001)” fotoğrafı gibi “o anda” çekilmiş fotoğraflardan biri…



Fotoğraf, her ne kadar dünyaya ayna tutan anlık bir görüntü olsa da; insan ruhunun ve duygularının derinliğine iner; uçup giden bir zamanı yakalamakla kalmayıp aynı zamanda Ünal’ın bu eserinde olduğu gibi zamanın akışını da yavaşlatabilir. Malum tarihte hiçbir tarz ya da akım bütünüyle fotoğrafçılık sanatına egemen olamadı. Nicephore Niepce’in ailesiyle birlikte oturduğu evin penceresinden çektiği ilk fotoğraftan bu yana çekilen trilyonlarca fotoğraftan bazıları, fotoğrafçılık tarihinde dönüm noktaları olarak, ya yeni bir tarz yaratmışlar ya da bir tarzı sonlandırmış olsalar da hepsi özünde; bu yazının da epigrafı olan latince deyişte de ifade edildiği üzere (Visibilia ex Invisibilibus, ifadesi; en yalın haliyle, “görünen şeyler görünmeyenden gelir” şeklinde tercüme edilebilir.) onu çeken fotoğrafçıyı işaret ederler; bunu çeken biri var, derler… Nasıl tüm düşünce, duygu ve hayallerimiz; umutlarımız, tutkularımız, sırlarımız, vehimlerimiz, korkularımız, hislerimiz, arzularımız, sevgilerimiz, nefretlerimiz, görünmez olsalar da varlığın soyut ancak son derece gerçek dünyasına aitlerse fotoğrafçının konumu da buna benzer. Kadrajda görünmese de; ne metafiziksel ne gizli ne de doğaüstüdür, olgular ve olaylar dünyasının, gerçekliğin sabit bir parçasıdır…


Usta fotoğrafçıların çektikleri fotoğraflar, çoğu zaman ilk bakışta kendisini ele vermez. Eserin bütün zenginliğinin bilincine varabilmek ancak sabırla üstesinden gelinebilecek bir iştir. Çünkü bu tür eserler gerçekte en seçme soyutlamalardan oluşmaktadır. Bu soyutlamaların en ustacası, gerçekliğin çok uzağında olmasa da, fotoğrafçının bütün dünyasının kafasının içinde olduğunu gösteren kadrajdaki betimlemelerdir. Ama kafasının bir dünyası yoktur… Elimizde olmaksızın, fotoğrafçının yazgısın da bizim de bir yerimiz olduğunu duyumsarız. Bir Egeli oluşumun bunda ne kadar etkisi vardır bilemiyorum ama bu görüntü benim yabancısı olmadığım, defalarca benzerine şahit olduğum bir an…


Mehmet Ünal’ın diğer çalışmaları değil de neden bu fotoğrafı dikkatimi çekmişti? Çünkü tek kelimeyle çok doğal bir kareydi. Ve bana göre sanatın en güzel betimlemesi de olsa olsa bu şekilde olabilir; yoksa eseri retoriğe boğarak estetik değerini anlamsızlaştırmak değil. Daha açık bir ifadeyle, sanat, herkesin anlayabilmesi için bir açıklamaya, aracıya ihtiyaç duymayandır. Diğer türlüsü piyasa ya da akademik teamüllerin güdümünde oluşturulmuş, tasdik edilmeye muhtaç bir piyasa ürünüdür; ne estetik ne teorik olarak hiçbir değeri olmayan, farazi değerlenmiş objedir. Yaratılan bu algı nedeniyle o objeleri eleştiremezsiniz de, eğer eleştirirseniz cahil yerine koyulursunuz... Eğer beğenmiyorsan anlamıyorsundur… Bu pragmatik bakış açısı nedeniyle çoğu zaman sempati kazanma peşinde koşan konformist sanatçılarla ve eserleriyle doludur galeriler. Benzer şekilde kitapçıların raflarını da genelde bu türden yazarlar tarafından üretilmiş eserler işgal eder; mesela benim romanlarıma rastlamanız zordur bu raflarda. (Laf aramızda Mehmet Ünal’ın bu fotoğrafını da bir galeri de görmenizin pek mümkün olacağını düşünmüyorum…) Edebiyat üzerine ne zaman bir şeyler yazmayı düşünsem hemen, Hemingway’in, “Kendi çalışmalarınız hakkında konuşmak ya da yazmak son derce zor bir şeydir çünkü eğer iyiyse ne kadar iyi olduğunu bizzat bilirsiniz ama bunu siz dile getirirseniz kendinizi kötü hissedersiniz,” sözünü hatırlarım ve yazmaktan vazgeçerim; işte sırf bu yüzden, kendime hakim olamayarak, bu fotoğraf kritik yazılarını kendi edebi yaklaşımımla ve eserlerimle bağlantılar kurarak yazma yoluna gidiyorum… Neyse, konumuz olan fotoğrafa geri dönersek…


Muhtemelen akşam yemeği yenmiş ve mahalle kahvehanesinde keyif faslına geçilmiş bir anı fotoğraflayan bu kareye bakar bakmaz matematiksel olarak oldukça güzel bir kompozisyon görmekteyiz; şöyle ki, dama oynayan iki adam ve oyunu heyecanla izleyen bir diğer adam fotoğrafın odak noktasını oluştururlarken onların arkasında görüntüyü tamamlamakla birlikte içtiği nargileyle masanın etrafındakilerle birlik kuran bir başka adam adeta bir dörtgenin köşelerini oluşturuyorlar… Hepsinin başlarının öne eğik halleri, uzuvlarının, el ve ayaklarının rahat duruşları ortamın ışığıyla; sanki gecenin gelişini kabulleniş halinde olmaları; yaşlarıyla uyumlu… Uzakta nargile içen adamın dama oynayanlar ile ilgisi yok gibi görünse de ortamın havasının dışında değil; kompozisyonda yaratılan duyguyla uyumlu bir şeklide o da önündeki şeyle, muhtemelen cep telefonuyla ilgilenmekte…


Ancak yarısı görünen televizyonu kadrajdan çıkarmak adına üst tarafından görüntü kesilmiş olsa daha iyi olabilir miydi, diye bir ara düşünsem de sonradan bu halinin daha iyi olduğuna kanaat getirdim. Çünkü böyle mekanlarda hep bir televizyon olur; aslında varlığıyla yokluğu belli değildir, çoğu zaman kimse ekrana bakmaz fakat sesi de hep arka plan fon müziği gibi çalar durur… Muhtemelen Ünal da hem televizyonun ortamdaki etkisini hem de vernakular yaklaşımı hesap ederek televizyonu yarıdan keserek kadrajlamayı uygun görmüştür. Ne var ki benzer durum sağ alt köşedeki imza, yer, tarih bölümü için geçerli değil; buna birazdan değineceğim… Fakat hepsinin ötesinde fotoğrafta benim asıl dikkatimi çeken kadraja en yakın konumda olan, eserin ruhu olarak gördüğüm o boş sandalye oldu…


Neden bu sandalyeyi fotoğrafın ruhu olarak görmüştüm? Çünkü öyle gizemli bir havası var ki fotoğrafa bakar bakmaz gözünüz takılıp kalıyor. Fotoğrafçının biraz önce oturduğu sandalye mi o, yoksa fotoğrafı çektikten sonra oturacağı sandalye mi; eğer fotoğrafçının oturacağı sandalye ise elindeki makine ona yol mu gösteriyor, ışık mı tutuyor ya da önceden oturduğu sandalye ise onu görüntünün dışına çeken bir pranga mı; sandalye kendiliğinden mi ordadır yoksa kurgu mudur… Bir sanat eseri oluşturman için illa ki yerini terk etmen, terk ederken de eski yerine bir işaret mi bırakman gerekir... O sandalye gerçekten orada mı değil mi? Bunlardan emin değilim…


Laplace’ın bilimsel determinizm yaklaşımı; kabaca eğer bir maddenin herhangi bir andaki yerini ve hızını tespit edersek, geçmiş ve gelecekteki durumunu da tespit edebiliriz; kuantum matematiğiyle doğrulandığı şekilde günümüzde geçerliliğini korumuyor, evrene ve insan hayatına büyük belirsizlikler yön veriyor. Bir kelebeğin dünyanın herhangi bir yerinde kanat çırpması her defasında benzer sonuçları doğurmaz, o kadar değişken vardır ki bunu etkileyen; Heisenberg’in belirsizlik ilkesi, Schrödinger’in kedisi, Young deneyi olarak da bilinen çift-yarık deneyi gibi çalışmalarla günümüzde, ceteris paribus yaklaşımının her zaman bizi gerçeğe ulaştırmadığı görüldü… Fotoğrafa bakar bakmaz acaba kimlerin gözleri o sandalyeye takılıp kaldı… Burada bir sandalye var, ancak görüldükten sonra olduğu garanti değil… Bilmem, ne demek istediğimi anlatabildim mi; belki de bu konuyu bir soruyla bağlamalıyım…


Fotoğraf çekmek nedir? Fotoğraf çekmek aynı Ünal’ın bu fotoğrafındaki gibi altındaki sandalyeyi çekmektir; alışılmış, kendi içinde olduğun görüntü için henüz keşfetmediğin görüntüyü feda etmemektir; edebiyat gibi… Erastosthenes’in aşkı gibi… (Milattan Önce üçüncü yüzyılda yaşamış olan İskenderiyeli kütüphaneci Erastosthenes seksen yaşına gelince artık gözlerinin görmemeye başladığını fark etmiş ve kendi isteğiyle hayatına son vermiştir. Tüm sevenlerinin ve öğrencilerinin ısrarına rağmen bu kararından vazgeçmemiştir. Kitaplara ulaşamadığı bir dünyanın onun için anlamsız olduğunu düşünmüştür…)


Fotoğraftaki imza konusuna dönersek, sanatçılar, yazarlar dahil ürettikleri eserlere varlıklarını teşhir edercesine imza atmalarına gerek var mıdır yok mudur, haddizatında ürettikleri eserler onların imzası değil midir? Ben de bir yazar olarak mecburen ya da istek üzerine zaman zaman kitaplarıma istemeden de olsa imza atıyorum. (Ancak, kimsenin umurunda olduğunu sanmıyorum ama imza günlerine, her ne kadar yayınevi ısrar etse bile prensip olarak artık katılmıyorum hatta imzalı romanlarımı da sadece kendi internet sitem üzerinden satıyorum, üstelik etiket fiyatının üstünde ve hepsini aynı fiyattan…) Fakat benim attığım imzalar Ünal’ın bu fotoğrafının aksine, doğal olarak el yazısıyla oluyor, dijital değil… Sanatçının kendi tercihine saygı duysam da fotoğrafın o noktasında bu bölümün bu şekilde olmasının benim için dikkat dağıtan bir unsur olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim…


Son olarak Mehmet Ünal’ın bu fotoğrafı bana aynı zamanda bir romanda okuduğum aşağıdaki bölümü de hatırlattı… Diğer fotoğraf kritik yazılarımda olduğu gibi hangi roman olduğunu yine söylemeyeceğim. Fakat biliniz ki bir hikayeye, ancak sonunu okuyunca iyi bir hikaye diyebilirken; roman da ise sadece bir paragrafını okusanız bile onun iyi bir roman olup olmadığını anlarsınız…


“…

“Bunlar hangi cephede, ne zaman, kimin tarafından çekildiği belli olmayan, sadece İkinci Dünya Savaşı’nda çekildiği bilinen bir fotoğrafın ardına yazılan satırlar, o zamandan günümüze fotoğraftan daha çok meşhur olmuşlar. Fotoğrafı görme şerefine maalesef nail olamadım, galiba zamanla arkasına yazılan satırlar önyüzünü geride bırakmış ya da artık arkası önü olmuş, boynuz kulağı geçmiş. Metni okuyunca fotoğrafı daha çok merak ediyor insan,” dedi. O an, onun da İrfan gibi İkinci Dünya Savaşı’na ilgi duyduğunu hissettim…


Vitrine iyice yaklaşıp içindeki objeleri incelerken salon kapısının arkasında asılı duran, çerçeveli bir metin dikkatimi çekti. Ona yönelip okumaya başladım. Salonda içinde fotoğraf olmayan tek çerçeve buydu sanırım.


Zamandan ve mekândan azade olmuş üç ruhun, sarp bir kayanın altında artık sahip olmadıkları nefes üzerine münazara ederlerken çekilen bu fotoğraflarının arkasında beliren satırlar:


BİR RUH: Üç günlük dünyaymış, evet üç günlük. Doğduğumuz gün, yaşadığımız gün ve öldüğümüz gün… Öyleyse neden yaşadığımız bu bir günlük müsabakada hep galip gelmeye uğraştık? O ihtirasın, kendini bu kadar yıpratmanın lüzumu neydi? Dünyada tadacak zevk, görecek renk, solunacak hava, içecek içki bırakmamış olsaydık bile bundan ne çıkardı? Hepsinin sonunda sabit gözlerle tavana bakıp kalmadık mı? Tüm dünya nimetlerinden Tanrı’nın bize bıraktığı işaret, her şeyin sonunda tiksinti, sahip olduğumuz tek hazinemiz tatminsizliğimiz değil miydi? Bu manasız oyunda aktör olduysak ne olur, dublör olduysak ne olur ya da sahneye hiç çıkmadıysak kime ne? En büyük fatih, en derin filozof, en hisli sanatçı, en rekortmen sporcu olsaydık ne olurdu? Eninde sonunda unutulmak makus kaderimiz olmadı mı? Soluk alıp verişlerimize her ara verdiğimizde Azrail’in o soğuk nefesini hissetmiyor muyduk şah damarımızda? “Ölüm” kelimesini duyduğumuz an bile yüzümüzün rengi solmuyor, parmaklarımızın akordu bozulmuyor muydu? Bizim için hayatın asıl armonisini, zaman denilen o mutlak hakikat, okşadığımız tenlerde uzayarak, içtiğimiz içkilerde kısalarak, sakince ölümün kucağına sürükleyerek yapmadı mı? Bir kar tanesi gibi parmaklarımızın arasında eriyip yiten zaman…


BERİKİ RUH: Hayatımıza koşut, bir tespih tanesi bitmeden, öncekini unutup bir diğerine şevkle uzanan parmaklarımız, tıpkı hayata tutunduğumuz gibi, rutin bir şekilde aynı hareketi yaparken ne gereğinden fazla sert ne de gereğinden fazla yumuşak değil miydi? Zaman, tespih tanelerini birbirine bağlayan ip misali, hayatımızın aslında çok da farklı olmayan parçalarını birbirine bağlamaz mıydı? Oğlu ölmüş bir anneyi kim inandırabilirdi ki tespih çekmenin hayatı çekmekten farklı olduğuna? Neden her tespih tanesinin birbirine temasındaki o tını kadınları hiddetlendirirken erkekleri teskin ederdi? Çünkü bilmezdik kadının acıları ağdıran kuru bir dal kadar kırılgan ruhu ölüme ne kadar uzak, hayata ne kadar yakın durabilirdi. Ama bilirdik kadının ruhu ya doğumdan ya ölümden, lakin kesinlikle yaşadığımız günden damıtmazdı şavkını…


ÖTEKİ RUH: Kadının ruhunun ancak erkeğin çorabına bulaştığı lanet bir coğrafyanın kuytu köşelerine hapsedilmişti benim ruhum. Körpe bir kızın dili kıpraştıkça sendeleyen ruhum… Ruhum benim, varlığını ancak ürkek gözyaşlarıma usulca sokulup serinlediğinde hissettiğim… Meğer hayat bir türevse ruhum onun integraliymiş. Evet, biraz daha iyi yaşayacakmışım; varsın insanlar ne isterlerse istesinler, eğer bana göklerin anahtarı verilseydi.

…”

798 görüntüleme