• Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon
  • Siyah Instagram Simge
  • Black YouTube Icon

Bir Fotoğrafı Öğrenmek

En son güncellendiği tarih: 12 Ara 2019


“aramakla sonuca, mutlak gerçeğe ulaşılamaz ama

gerçeğe ulaşanlar yine de sadece arayanlardır”

Bayezid-i Bistami

Düşünce duygunun türevidir. İnsanı, bir tür olarak, düşünen bir canlı olarak tanımlıyoruz; ne var ki, bu özellik türün tüm bireyleri için geçerli mi hatta bırakın tamamını çoğu için geçerli mi? Çevremize baktığımızda insanların durmadan düşündüğünü falan görmeyiz bilakis insanlar nadiren düşünürler. Çoğu alışkanlıklarının güdümünde yaşar ve ölürler. Gerçekten düşünen insanlarsa çevrelerindeki dünyanın kavrama biçiminin parametrelerini ciddi biçimde değiştirirler. İnsan olarak, tanrı olabilmek için protezlere ihtiyacımız vardır; oysa düşünme için hiçbir şeye ihtiyacımız yoktur. Ne var ki düşünme belli bir sınıfa mahsus imtiyazlı olanaklar gerektirmemesine rağmen gerek sanat gerekse felsefe tarihinde durmadan irdelediğimiz düşünürlerin sayısı toplam insan sayısına nazaran oldukça azdır.

Mimar ve akademisyen Murat Germen de duygularını ifade etme biçimi olarak kullandığı fotoğraf sanatı ile bu düşünürlerden birisi. Fotoğraf sanatındaki düşünce de özünde maddeyle birliktedir; düşünce, renk pigmentleriyle, kağıdın dokusuyla tezahür eder. Düşünce maddeye ilişmiştir ve madde sanatla düşünür. Bu manada Germen’in düşüncelerini de çalışmalarından yola çıkarak görebiliriz.

Bu açıdan, diğer kavramsal eserleriyle birlikte benim onun eserlerinden en fazla dikkatimi çeken; kendi cümleleriyle, mutasyon ve metamorfoz mefhumlarından türettiği “muta-morfoz” kavramı ve ona bağlı olarak panoramik kent tasvirlerinin yatay düzlemde bilgisayar yardımıyla sıkıştırılması ile üretilen, bir örneğini aşağıdaki fotoğrafta görebileceğiniz işleriydi. Bu çalışmaları ilk gördüğümde zihnim kült filmler, “Tanrı Kent” ile “Gözleri Tamamen Kapalı” arasında salınıp durmuştu… Tikelliklerden inşa edilen bir kırılmayla yaratılan tümel görüntülerle birlikte figürden çok fonun ön planda olduğu benzer işlerini Germen’in “Euphobia” serisinde de görmek mümkün…

Yazılı ve sosyal mecrada Germen’in sanatı üzerine gerek kendisinin gerekse başkalarının oldukça fazla yorum ve düşüncelerini ihtiva eden yazılara rastlayabilirsiniz. O nedenle teknik özellikleri, felsefi arka planı üzerinde çok fazla durmaya gerek duymuyorum. Ne de olsa fotoğraf benim için özel bir ilgi alanı, uzmanlık alanım değil. Dolayısıyla bu mecranın küratörleri veya akademisyenlerinin görüşüyle değil konuya bir yazar olarak yaklaşıyor ve bu yazılarla bilgi paylaşımından ziyade fotoğrafı nasıl kavradığımın sürecini aktarmaya çalışıyorum. Kaldı ki Germen’in de aynı şekilde eserlerinde bilgi aktarımının değil duygu aktarımının peşinde olduğunu düşünüyorum.

Adeta, eğri yağan yağmur tanelerinin lense düşünce bıraktığı iz gibi görünen bu fotoğraflara; Germen’in ressam olan annesinden devraldığı genetik kod yüzünden midir bilemem, ressam edasıyla estetik bir kontrastla oluşturulmuş büyük ölçekli bu kompozisyonlara olan ilgimin ne zaman doğduğuna gelince, bu işin kişisel yönü… Şöyle ki bundan 6-7 yıl kadar önce, 18 yıl süren, abartısız tam 18 yıldır (Bir yönüyle İstanbul Üniversitesinin akademik kasıntısın da bunda etkisi olduğu muhakkak) sürdürdüğüm iktisat doktora tezi üzerinde çalışırken bu fotoğraf serisini görmüştüm. Bir fotoğraf sergisine ilk defa birden fazla gitmem de bu fotoğraflar yüzünden oldu diyebilirim… Bakar bakmaz detaylar bulanıklaşırken duygunun peşi sıra arttığı bu görüntüler insanı ısrarla içine çeken bir yapıdaydılar. Sergiden çıkar çıkmaz Orhan Veli’nin “Beni bu havalar mahvetti…” diye başlayan o şiiri gibi ben de tezi bir kenara bırakıp kendimi bu görüntülerin renkli dünyasına attım. Üzerinde çalıştığım ekonomik grafikler ile tuhaf bir şekilde bu fotoğrafların benzerlikleri (özellikle “Facsimile” serisindeki fotoğrafların ekonomik tabloları andırması) ya da her ikisinin de matematiksel tabanlı programlarla oluşturuluyor olmalarını içgüdüsel olarak birbirlerine bağlamış da olabilirim. Çalıştığım tez üzerine yoğunlaşmam gerekirken bu fotoğrafları öğrenmeye yöneldim ve bu nedenle zaten uzamış olan doktora tezi iyice uzadı, fakat bir şeyi de itiraf etmeliyim ki adeta kaleydoskopa bakarcasına bu fotoğraflara baktıkça o sıkıcı ekonomik grafiklerin bana daha sevimli gelmesini sağlayan da bu eserler oldu; ne zaman o boğucu ekonomik tablolar üzerinde çalışmaya başlasam bu fotoğrafları hatırlayarak serinledim… Bunda yaş ilerledikçe insanın bölük pörçük, dağınık, tamamlanmamış şeyleri sevmesinin de etkisi olabilir… Geçen günlerde nihayet teslim ettiğim doktora tezi sonrası bu fotoğraflara vefa borcu ödemem gerektiğini düşünerek haklarında bir yazı yazmaya karar verdim…

Gelgelelim bu fotoğrafları öğrenme serüvenim nasıl başlamıştı… Tabi ki iktisat külliyatını bir yana bırakıp sanat kitaplarını karıştırmaya başlamakla; ne de olsa Germen ile şahsi bir tanışıklığım yoktu ve hepsinden ötesi ayrı sınıfsal yapılara mensuptuk, karşılaşmamız, muhabbetimiz zordu; bu tartışma çok su götürür ama mühim… Doğrusu Germen’in yeri geldiğinde gerek düşünce yapısıyla gerekse eylemleriyle emekçilerin haklı mücadelesinde saf tuttuğunu biliyorum (örneğin Ecce Homo serisindeki işleri), fakat mensup olduğu sosyal sınıfı da görmemezlikten gelemiyorum; bu benim kompleksim... Önemli bir itiraftır bu okuyucu, öylesine okuyup geçme… Yoksa onun bir eseri üzerine yazarken neden lügat parçalamaya gereksinim duyup tedirgin oluyorum; ellerim alkolden titremiyor ya bu erken vakitte… Titrlere takılıp kalma; fotoğrafa dön, hayata…

… Anlaşıldığı kadarıyla Germen tümüyle kameraya bağlanmadan bilgisayar programlarından yararlanarak bu eserleri üretmekteydi; kimi zaman belirli alanların renk tezatlarını arttırmak için görüntüyü genişletiyor ya da daraltıyordu. Şimdi birileri kalkıp: “Benzer teknikteki örnekleri Alman fotoğrafçı Andreas Gursky’nin eserlerinde de görebilirsiniz; Gursky, dünyayı ve insanları nasıl gördüğümüzle değil nasıl algıladığımızla ilgili çalışmalarıyla dikkat çekmiş bir sanatçı. Eserlerinde göze çarpan sakin bir nesnellik var ve bu hem mekânın vurgulanmış gerçekçiliği uyumlu hem de mekânın bünyesindeki sosyo-ekonomik güçleri açığa vurma yeteneğiyle alışılmamış. Gursky birçok fotoğrafını yüksek bir bakış noktasından ve makul bir uzaklıkta kadrajlayarak insan algısı karşısındaki ezici yapıyı tamamen kavramak ve anlaşılır kılmak istemiştir. Karlsruhe’deki Simens fabrikasında çektiği fotoğraf bunun tipik örneğidir. Her şeyin muntazaman yerli yerinde olduğu bu fabrikada ki sayısız elektrik kablosu tavandan aşağıya süzülürken adeta Gursky’nin yıllar sonra Chicago Ticaret Odası’nı çektiği fotoğraflara kavramsal olarak bağlandığı görülebilir. Çıplak gözün gördüğünün ötesine geçmek için çırpınan bu fotoğraflarda görüntünün bazı kısımlarına klonlama yapılmış, bazı figürler flulaştırmış, kimi fotoğraflar ise kolajlanmıştır; bu şeklide tek odaklı bir perspektiften radikal şekilde kopularak fotoğrafın her tarafı önemli hale getirilmiştir. Çarpıtılmış geniş açılı plan kameranın durduğu yerle ilgili sır vermez, bu nedenle bir fotoğrafın derinliğine baktığınızı değil bir Jackson Pollack resmine bakar gibi düşünebilirsiniz kendinizi… (dikkat; o birileri, özellikle bu son cümledeki bağlantıyı kurmazsa kesinlikle olmaz!)” derse ne diyebilirim?

İmgelerin izleyiciyi yoğunlaştırdığı şeyin bir odak noktası değil fotoğrafın tamamı olması aslında Gursky’nin soyut ekspresyonizmin öncülerinden sayılan alman ressam Gerhard Richter’den ödünç aldığı bir yöntem olarak yorumlanamaz mı? Richter’in yaptığı şekilde fotoğraftaki katılığı gidermek için; Richter’in henüz boyası kurumamış tuvalin üzerinde kuru fırçayla yaptığı yatay hareketleri Gursky, bilgisayar vasıtasıyla yapıp onun resmi flulaştırdığı gibi o da fotoğrafları deforme ederek zaman ve mekân algısını belirsizleştirmiştir; artık görüntüde keskinlik ve kesinlik yoktur, her yer eşit derecede önemlidir diyemez miyiz… Bir etkileşim olmadan hudayinabit eserler vermek mümkün mü? Kaldı ki bir başkasının sınırlı hayal gücüyle sınırlandırılmış eserler olmadığı sürece sanat ya da edebiyat başka nedir ki…

İlk eserlerini dijital ortamda hazırlarken, yazılımın ortaya çıkardığı bir hatayı çok sevdiğini ve bu kusuru sanat eseri olarak yorumladığını söyleyen Germen’in, farklı dünya şehirlerinden oluşan bu fotoğraf serisi neden özgün bir çalışmaydı? Bana kalırsa bunun nedeni kullandığı materyal ya da benzer teknikler değil kendisini ifade etme biçimiydi. Teknik olarak benzerlikleri olsa da onun işleri Gursky gibi sadece var olan yapının ticari, mimari ya da sosyo-ekonomik yapı olarak tüm sistemi temsil edebilme kabiliyetini değil daha çok bireyle yani insan ve çevresiyle ilgiliydi; kabaca görsel olarak benzer olsa da kavramsal olarak farklıydı. Germen’in bu fotoğrafları her şeyden önce mekânsal olarak içten değil, özünde kavramsal derinliği ihtiva etmekle birlikte dıştan bir bakışa ilişkindi; makro iktisat gibi genele matuf… Hatta Richter’in “Atlas” serisinin “Bulutlar” bölümünün tipolojisine benzer şekilde Germen’in çektiği “Bulutlar” serisi de sadece bulutların elle tutulamaz niteliği ve somutlaştırılamaması, ya da görsel sanatlardaki temsil sorununun sembolik olarak ifadesi değil insanın sahipliklerine daha açık bir ifadeyle kapitalizmin mülkiyet kavramına dair bir soyutlama olarak okunabilir. Bilindiği üzere her sanatçı kendi tarzıyla dikkat çekmesine rağmen mümkün olan en yüksek tanımlama ve ton farklılaştırması ile üretilen eserlere ayrıcalık katan kolaylıkla benzerlerinden ayırt edilebilir üslupta olmalarıdır; estetiği değil felsefesidir onu değerli kılan. Germen bunu sadece bu serisinde değil Obscura Lucida, Facsimile, Aura gibi fotoğraf serilerinde de başarmıştır. Ne de olsa Walter Benjamin’in dediği gibi kamera, bilinçaltı itkilerini bize tanıttığı gibi bizi bilinçaltı optiğine tanıtır; fotoğraf optik bir bilinçaltı kapasitesine sahiptir. Diğer bir ifadeyle fotoğraf kavranan bir fikrin gölgesidir…

Murat Germen’de bu durumu söz konusu işlerine dair yaptığı açıklamayla da doğruluyor. Kendi sözleriyle muta-morfoz serisinde; gözün bir bakışta göremediği içeriği tek bakışa sığdırırken kentsel gelişmeye karşı durabilen ve duramayan bileşenlerin arasındaki dinamiğe dikkat çekiyor. Bu daralma sonunda elde edilen görsel kent tasviri, daha güçlü olanın yaşamaya devam ettiği ve hayatın akışını değiştirdiği bir süreç olan evrim kavramına gönderme yapıyor. Murat Germen, François Quesnay’in iktisat teorisine ilk defa makroekonomik tabloları soktuğu gibi bu tekniği fotoğrafa ilk uygulayan sanatçı olmamış olsa da Gursky’den farklı olarak, Germen’in bu fotoğrafları tümüyle belgesel nitelikte, çekim sonrası bilinçli ekleme veya çıkarma söz konusu değil; sadece görüntünün ufki düzlemde sıkıştırılması sürecinde yok olan bazı bileşenler var; kendi tabiriyle bir nevi sinopsis kıvamında. Aynı zamanda kendisine göre bu eserler; bilgisayar programları, kamera gibi çağdaş teknik imkanları kullanarak bugünün görsel temsilini yerel muadiline, minyatür sanatına bağlarken oklüzyon, yani batı sanatındaki perspektif anlayışına uygun şekilde sabit bir noktadan bakıldığında öndekilerin açı nedeniyle önünde bulunduğu nesneleri maskelemesi olmadığı için de gözün gördüğünü değil gönlünü tasvir etmekte.

Kanımca Germen kendini planlanmış bir dille sınırlamayıp işe, mekâna özgü yeni perspektifler geliştirmesiyle Gursky’den ayrılıyor; bu yönüyle Gursky’nin eserleri bana ünlü mimar Le Corbusier’in (bir sanatçının politik yönelimleri onun sanatını görmemizi nasıl etkiler sorusunun, Le Corbusier’e değinmeden cevaplanması zor ama bu yazının konusu bu değil…) binalarını Germen’in eserleri ise Frank Gehry’in binalarını çağrıştırıyor; renkli, canlı, heyecanlı… İlhan Koman’ın Akdeniz Heykeli isimli eseri hariç üzerine konuşmaya değmez ama İstiklaldeki yeni Yapı Kredi binası durduk yere nereden düştü şimdi aklıma? İnanın ben de bilmiyorum… Fotoğrafa dön, hayata…

Peki, Germen’in muta-morfoz serisinde gördüğüm fotoğraflardan neden bu eser benim gözümde diğerlerinden ayrılıyordu? Ekonomik tablolardan fırlamış gibi yukarıdan aşağıya uzanan sütunsal görüntüler; geleneksel ile modern, eski ile yeni, zengin ile fakir arasındaki tezatı vurgulayan varoşların karşındaki gökdelenlerin, plazaların olduğu fotoğrafların olduğu kareler değil de bu fotoğraf… Bu fotoğraf zarif bir görüntü barındırdığı kadar da bana anlamlı gelmişti. Malum fotoğrafa konu olan yer kentsel dönüşüm projelerinin ilk uygulandığı yerlerden biri olan İstanbul Fikirtepe. Fotoğrafın orijininde bulunan yalnız ev de bu proje kapsamında yapılan inşa çalışmalarına iki üç yıl boyunca direnen malum ev. Bu ev hemen hemen herkesin dikkatini çeken ve gündemi uzun bir süre meşgul eden bir figüre dönüşmüştü. Bu figürün her yanından kuşatılmış olmasına rağmen halen ayakta mücadeleye devam eder hali bana Osmanlı Ordusu karşısında çaresizce çırpınan son Roma Bizans İmparatoru XI. Konstantinos Paleologos hani o kaçma imkânı varken bütün eş dostunun bindiği son gemiye binip şehri terk etmeyen ve son Roma imparatoruna yakışır şekilde son ana kadar çarpışan ve ayakta ölmeyi seçen namı diğer Dragazes’i hatırlatmıştı… Hatta fotoğraftaki iş makinasının adeta kaderine razı bir şekilde kepçesini, kafasını eğer gibi yere koymuş görüntüsü de bu temaya uygundu…

Gökyüzündeki kuş ve fotoğrafın adeta sınır çizgisi olan alt bölümünde, eğer gözlerim beni yanıltmıyorsa arkası dönük adeta kamburu çıkmış bir insan görüntüsü dışında fotoğrafta canlı görmüyoruz fakat fotoğrafta o yalnız ev yerine bir insan olsaydı da dramatik anlatım hiç değişmezdi. Çünkü onu bir ev, mimari bir yapı değil bir hayat olarak algılıyorum… Diğer taraftan kadrajdaki görüntünün; iş makinası, gökyüzündeki kuş, muhtemelen martı ve yapı ile enkaz arasındaki sınır çizgisinde sırtı bize dönük adam arasındaki üçgensel konumlandırma ve evin üzerinde bulunan dairesel bölüm ile birlikte, fotoğraf tikel olarak biçimlerin var olan geometrik formalarını bozarken yeni geometrik ilişkiler kurmasıyla da dikkatimi çekmişti…

Bir arkadaşım, “ama bunlar fotoğraf değil grafik,” derken haklı mıydı? Akademik tanımlamalar da aynı Yahudilerin Tevrat’ta anlatılan inek kesme hikâyesinde Tanrıyla girdikleri tartışmaya benzer; uzadıkça maksat hâsıl olmaz… Matematik tabanlı bir uygulamayla oluşturulmuş olmaları onların fotoğraf olma sıfatlarını etkiler mi acaba? Matematikten düzenli olduğu için nefret ederken çoğu insan, konu fotoğraf olunca düzen aramak tutarlı mıdır? Aslında matematik hayatın içinde daima var olan ilişkiler değil midir; sonsuza uzanan sayılar, desen desen şekiller, paradokslar, sıfırın zarafeti, altın oran, asal sayılar, pi sayısı ve daha fazlası… Bu görüntülerin düzensizliği matematiğe yönelik her zaman canlı ve sürekli ilgisi olan Marksist düşünürü Alain Badiou’nun da dediği gibi baştan aşağıya kurgulanmış bir bilim olan matematik gibi dünyada var olan hiçbir şeye göndermede bulunmadan; kendi saf varlıklarını kendilerinin üretmeleriyle fotoğraf yani bir sanat eseri olmayı hak etmezler mi? Bir hakikat olayının zuhur edişi olarak sanat; zaten öznel bir hakikat olayı değil midir? Eğer bunlar fotoğraf değilse işçi sınıfının ağzında işçi sınıfı sözüne rastlanmamasının manası nedir?

Bir konunun ana hatlarını çizmek için üretilen bu seri büyük şair Hans Magnus Enzensberger’in mısralarıyla, “her şeye tıpatıp uyan ve her şeyi çoktan bilenlerin şarkısı değil.” Ancak büyük bir duyarlılığı olan bir sanatçının başarabileceği bir dil ve teknikle; çelişkiler benzerlikler sergilenerek, gerilimler uyumlar gösterilerek, insan dramları, kitlelerin çaresizliği, proleteryanın ezilişi, kaymak tabakasının belli bir zümre tarafından tüketilişini içinde barındıran, bildiğimiz bir görüntüyü başka bir biçimde sunmakla kalmayıp aynı zamanda kamusal alan odaklı çalışmalar. Hangimiz İstanbul gibi metropollerin ekseriyetinin gecekondulaşma, betonlaşma, kirlenme gibi çeşitli sorunlarla boğuşmadığını iddia edebilir ki… Mimari ve tipoloji açısından örnek oluşturan bu fotoğrafların tümü sadece fiziki gerçekliği değil şehrin mantığı ile insanların tutumlarını, düşüncelerini ve alışkınlıklarını da ortaya sermekte.

Çağımızınnevi şahsına münhasır bu sanatçısı hakkında tek bir cümle ile tanımlama yapmam gerekirse; Dostoyevski’yi Tarkovski’ye bağlayan bağ neyse akrabası Nazım Hikmet’i Murat Germen’e bağlayan bağ da o dur, derim; duygu…

Maalesef ışık ve renk kullanımında aşırılık yaparak endüstriyel ve sosyal dokunun idealize edilmiş bir görüntüsünü oluşturabileceğimi sanma gafletine düşüp Murat Germen’in eserlerine öykünerek yani figürleri deforme ederek çektiğim fotoğraflar dekoratif olmaktan öteye geçmedi; sığ... Onun yaptığı gibi gelişigüzel oluşturulmuş gibi duran görüntülerin ortak özelliğinin sanki aynı ressamın elinden çıkmış tuşeler gibi olmalarını başaramadım. Bunda kısmi renk körü olmamın etkisi ne kadardır bilemiyorum. Ehliyet alırken oldukça geç yaşta tesadüfen öğrendiğim renkkörlüğüme en fazla bu fotoğraf serisini görünce lanet ettim; eğer bir gün renkkörlüğünün tedavisi bulunsa ve ben tedavi olsam, dağlara, kırlara, ormanlara koşmaz doğrudan bu fotoğrafa bakardım. Acaba renk harmonisi benim gördüğümden ne kadar farklı diye… Gerçi usta fotoğrafçı Sebastiao Salgado’nun da dediği gibi sanırım Germen’de kimsenin fotoğraflarının ışığına ya da tonlarına hayran olmasını beklemiyor; aksine fotoğraflarının insanları bilgilendirmesi ve onları kışkırtmasını istiyor ama merak işte... Bütün mesele de zaten o değil mi? Kim bilir gün gelir bu fikre ali alışır…

Düşünce duygunun türeviyse, merak da düşüncenin türevidir… Murat Germen’de fotoğrafı bir araştırma aracı olarak kullandığını söylerken muhtemelen bunu işaret ediyor olmalı; merak…

Duvarıma asmayı isteyeceğim fotoğraflardan birisi bu eser; gerçi, Murat Germen’in fotoğrafları her ne kadar Gursky’nin eserlerinden birkaç sıfır eksik rakamlara satılsa da benim gibi sıradan bir memur bütçesiyle o meblağı denkleştirmek biraz zor; gel de sınıf deme şimdi… Fotoğrafa dön, hayata…

Biraz önce kapağını kapattığım lipogram tekniğiyle yazılan bir romanın son bölümüyle bu yazıya nokta koymak sanırım meramımı anlatmaya yeter…

Amel Defteri (Batı): Baş ağır fakat bir yığın süslerinden arınmış, fecir aklığında bir bakış aramaktasın. Bir bakış, tanrısal ezginin içinde parıldayan; yenilmiş, bitkin, aksak, serseri; sana artık ne uğraşıdan tat var ne aşktan… Yılgınsın yaşamaktan, dibi görünmez bir kuyu gibi her bir penceren, açık kalan. Kapat pencereni, çek perdeni! Başsız bir ceset, kaynaksız bir ırmak gibi arasında bir sürü şişenin, simli kumaşın, hazdan örülü eşyanın, resmin, amberin, ütülü üst başın içinde durmuşsun kıvrım kıvrım uzanan bedenin; çığlık çığlığa etrafında akan zaman denen densiz yastığa geçirilmiş bir kılıf. Üzerinde bıraktığın saç, içtiğin şarapla sürüklenen sıkıntı çölüne… İmdat, etme… Kendi kanının vampirisin, kızartıp kızartıp yediğin kendi ciğerin. Zamandır bir sığınak göstermeyen sana. Sakın çırpınma… Maalesef, ünlü seslerin başka seslerle kurduğu sayısız evliliğin, senin için bir sırrı kalmamış. Ey vaiz! Varlığı; mekân ve zaman, bağrımızı kemiren sinsi düşman. Ah! Sayılardan hiç kurtulamamak, varlıktan… Yeter; çat pat…

#kritik

251 görüntüleme