• Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon
  • Siyah Instagram Simge
  • Black YouTube Icon

Bir Fotoğrafı Kıskanmak

En son güncellendiği tarih: 12 Ara 2019


“Zekanın işareti bilginin değil,

hayal gücünün kapasitesinde saklıdır”

Albert Einstein

Matematik adına; bak, gör, anla… Nasıl hayatı matematik sayesinde anlarsan iyi bir fotoğrafı da matematiği sayesinde diğerlerinden ayırırsın. İktisat eğitimi alan biri olarak süreç içinde fotoğrafların, istatistikler kadar hatta onlardan daha aydınlatıcı olduğuna kanaat getirdim. Bu düşünceye kapılmamın nedenlerinden olan fotoğraflardan biri, bütünlüğü ve yalınlığının yanı sıra kendine özgü bir matematik dili kuran aşağıdaki fotoğraftı. Eser sahibini bilmeden, bu fotoğrafı ilk gördüğüm anda, nasıl olmuştu da ben bu fotoğrafı çekmeyi düşünememiştim diye hayıflanmıştım. Zira fotoğraf çekmeye enstalasyonlar yaparak başlamıştım; bir yönüyle kurgusal fotoğraflar çekerek…

Teknikteki mükemmeliyeti ve güçlü estetik kaygılarıyla kendini belli eden eserler üreten Şafak Tortu’nun aşağıdaki çalışmasına birçok kitabın, derginin kapağında ya da afişte rastlamış olabilirsiniz; ki benim bu fotoğrafı ilk defa görmem de bu şekilde oldu. Fakat kitap kapağı olarak kullanıldığı kitabın künyesine baktığımda fotoğrafın kime ait olduğuna dair bir bilgiye rastlayamadım… O kadar kıskanmıştım ki bu fotoğrafı unutmaya çalıştım; ancak yıllar sonra bunu tam başardım derken, Ahmet Güneştekin’in 2018 Contemporary İstanbul kapsamında sergilenen, “Ölümsüzlük Odası” isimli enstalasyonunu görünce tekrar bu fotoğrafı hatırladım ve nihayet araştırarak bu fotoğrafın Şafak Tortu’nun “Sanayi Devrimi” isimli çalışması olduğunu öğrendim. Muhtemelen birçok çalışmada kendisinden izinsiz eseri kullanılmıştı yoksa neden künyede ismi belirtilmesindi ki!

Bakar bakmaz anlaşılacağı üzere kurgusal bir fotoğraf bu ve bilindiği üzere kurgusal fotoğraf terimi olayların ya da görüntünün kamera için kurgulanıp sahnelendiği fotoğraflar için kullanılır. Fotografik görüntünün bu şekilde üretilmesi fotoğrafın gerçeği kaydeden bir mecra olduğu düşüncesine meydan okur. Fotoğrafçı Jeff Wall kurgusal fotoğrafın en tanınmış ismi olsa da benim daha çok dikkatimi çeken çalışmalar Sandy Skoglund’ınkiler oldu. Sandy Skoglund kameranın önünde yarattığı enstalasyonlarda nasıl kil ve çam sakızından yapılmış hayvan figürlerini kullanıyorsa; Japon Balığı’nın İntikamı isimli eserinden olduğu gibi; Tortu’da bu eserinde muhtemelen kendi bulduğu objeleri kullanarak eserini meydana getirmişti.

Bu fotoğrafta hemen fark edildiği üzere, olağanüstü bir renk, çerçeveleme ve hepsinden öte figürlerin birbiriyle kurduğu uzamsal ilişki kompozisyonu tamamlayan bir yapıda. Tortu’nun mahareti benzer eserlerinde de görünse de bu fotoğrafı Deleuze’un, “fiziksel şeylerin derinliğiyle metafizik olayların yüzeyi arasında kesin bir tamamlayıcılık vardır,” sözünü doğrular bir yapıda…

Gelgelelim Ahmet Güneştekin’in söz konusu enstalasyonu bana neden bu fotoğrafı hatırlatmıştı? Güneştekin eserini, ölümsüzlüğünü sırrını bulmak üzere Gılgamış’ın dünyanın sonuna doğru çıktığı umutsuz arayışın hikâyesinin sembolik okuması olarak tanımlamıştı. Bir oda olarak kurgulanan çalışma, birbirine dönük iki üç bükey bloktan oluşmaktaydı. Blokların içyüzleri boynuzlarla kaplanmış; dış yüzeyleri ise her renkten kurukafalarla doluydu. Odanın orta noktasına yerleştirilmiş tek bir baş olarak beliren kafatası da yüzlerce kurukafadan oluşuyordu. Ve düz sütun üzerinde kıvrıla kıvrıla yukarıya doğru giden bir “yılan” figürü vardı… (Evet, yılan; çok uzun bir konu bu…)

Eserin gösterişli boyutta olması ile birlikte renk harmonisinin yanı sıra eserde kullanılan, biçem olarak çağdaş sanatta oldukça popülerleşmiş ve onlarca varyasyonda denenmiş kurukafa ve boynuz ilk bakışta izleyicinin oldukça ilgisini çekse de boynuz diziminim amaçlanan hikâye ile bağlamını çözmek ayrı bir meseleydi. Şöyle ki odanın iç kısmındaki kurukafalar, boynuzların aralarına serpiştirilmiş olanlarda dahil hiçbiri renkli olmamalarının ötesinde dışarıdakilerin aksine hiçbirinin üzerinde boynuz bulunmamaktaydı. Odanın dış bölümünde renkli kafataslarının bir kısmında ise değişik biçimlerde boynuzlar vardı ve her kafatası grubu başka bir renge boyanmıştı.

Sanatçının eserde yaptığı tercihle; en azından benim okumam o yönde, hayattayken her insan farklı renklerde farklı şekillerde olabilir hatta diğerlerinden imkânlar, şan şöhret, servet vs gibi olarak farklı, belirgin özellikleri olabilir ki bunların sayısı da çok fazla değildir (niceliksel olarak yapılan boynuzlu kurukafa yerleştirmesinden bunu anlıyoruz) fakat ölünce, odanın iç tarafında herkes eşit olur; aynı renk, aynı biçim… Yaşarken taşıdıkları tüm o özelliklerse; burada boynuz olarak temsil edilmekte olup, kendilerinden soyutlanarak artık boşlukta birbirlerine değmeden süzülmektedirler… Bu açıdan eserde, hayatın gelip geçiciliği ve ölümün mutlak eşitliğine yönelik vurgu yapıldığı düşünülebilir…

Doğrusunu bilemem ama Güneştekin eserini yerleşik Contemporary binasının tam önüne ve yükseltilmiş bir platformla (belki diğer eserlerle aynı yükseklikte olması bile hesap edilmiş olabilir) konuşlandırarak bu yerleşik düzene Utnapiştim (odanın ortasındaki büyük kafatası da zaten Nuh’u temsil etmektedir) gibi bir karşılık vermek istemiş de olabilir… Ne var ki ölüm ve hayat, iyi ve kötü, aydınlık ve karanlık gibi sert geçişlerin olması, motifler arasında bu kadar kesin çizgilerin olması bu enstalasyonun belki de en eksik noktasıydı. Hatta şimdi ben anlatınca size o kadar karmaşık geldiğinden, okurken yorulduğunuzdan ve görmeyenlerin; Tortu’nun bu eserinin aksine Güneştekin’in enstalasyonu hayal etmekte zorlandıklarına eminim…

Ne var ki Tortu’nun bu fotoğrafı ise daha derin duyguları ben de çok daha basit bir şeklide uyandırdı. Görüntü o kadar mükemmel ki adeta anlama ihtiyacı yok; hatta gerçek olması bile gerekmiyor… Tortu’nun bu çalışmasını görünce, usta grafiker Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun denizin ortasındaki bir kaldıracın iki ucundaki kafesi; sol taraftaki kafeste bulunan beyaz güvercin ve diğer taraftaki kafesin üzerinde tüneyen aynı renkli güvercin; çizdiği karikatür ile yüksek bir duvara merdivenleri diklemesine değil yatay olarak dizerek duvarın üstünden bakmaya çalışan insan karikatürleriyle de bağ kurmuştum. Ekşioğlu’nun eserlerinin kuvvetli çağırışımı Tortu’nun bu fotoğrafıyla zihnimde aynı etkiyi yarattı. Bu fotoğrafa yönelik hislerimi Johan Cruyff’un futbol hakkındaki ünlü sözünü uyarlayarak; sanat kolay bir şey zor olan onu kolay yapmak diye ifade edebilirim…

Tortu’nun bu fotoğrafı neden farklı? Öncelikle, bir anı, zaman dilimini yakalamanın peşinde iz süren bir avcı bakışı gibi değil bu; hayatın tümüne ilişkin tarihsel, felsefi bir hikâyenin ısrarla anlatılmaya çalışıldığı bir fotoğraf. Kültür, bütün öğrendiklerinizi unuttuktan sonra arta kalan şeydir, denir; yani özümsenen şey ve bu karede içselleştirilmiş bir düşüncenin görselleştirilmesi var. Daha yalın bir anlatımla bu görüntü bir şeylerin oluvereceği bir yer değil bir dizi oluşun bağlantılarla gerçekleştiği yer…

Görüntü olarak oldukça sade olmasına rağmen çağrışımları güçlü bir fotoğraf bu. İki soğuk, sert çarkın dişlileri arsına sıkışmış narin şefkat, merhamet, acıma anlamlarına gelen bir biber çiçeği. O çiçek çarkların dönmesini mi engelliyor ya da o bir kilit taşı mı sistemi çalıştıran; yoksa iki çarkın birleşmesine engel olan yaşam mı yoksa yok edilecek olan yaşam mı? paradoksal bir durum bu; yıldızlara bakıp bir hikaye yazmaya benziyor... Malum yıldızlar hakkında bir hikâye yazmak isterseniz onların arasında bağlantılar kurarak aralarında görünmez çizgileri varmış gibi anlatmanız, hatta onları kümeler halinde gruplayıp takımyıldızları gibi isimlendirmeniz gerekir. Tortu’nun bu fotoğrafı da bu minvalde izleyici aynı gökyüzü gibi geniş bir ufuk sunuyor…

Genel çerçevede fotoğraflar kendi başlarına anlam taşımazlar, inanırız onlara ama anlamlı da bulmayız, anlamları işlevinin tanımlanmasıyla ortaya çıkar. Ancak bir öykü anlatabilirse anlam oluşturur fotoğraf. Ortaya çıktığı ilk zamanlarda fotoğraf makinası yeni bir teknik sunan bir aletti zihnimizin yerine kullanabileceğimiz şimdi ise depolama birimi olmaktan ziyade bir yorum vasıtası haline geldi. Fotoğraf bu yönüyle yorum dilenir kelimelerden. Anlamca zayıf olmasının bunda bir etkisi yoktur. Nasıl yazar önce düşündüğü dünyanın hayalini kurar sonra bunu kelimelere dökerse fotoğrafçı da aslına bakılırsa benzer şekilde çalışır.

Diğer taraftan, Tortu’nun bu eseri, “fotoğraf benim için bir imkan, onun aracılığıyla etrafımdaki her şeye neden atfediyorum,” diyen efsanevi fotoğrafçı Andre Kertesz’in sözünü hatırlatan ve zamanın ruhunu yakalayan bir çalışma. Nitekim fotoğraf da aynı resim gibi birçok değil tek bir dünyanın mevcudiyetini kanıtlar gibi yola çıkmıştı, ontolojik olarak bu tutarlıydı fakat bu fotoğrafın bir önerisiydi günümüzde vardığı sonuç bundan farklı. Birçok yönüyle günümüzde fotoğraf araç olmaktan çok bir amaç olmaya doğru evriliyor…

Tarihte fotoğrafı çekerken kullandığımız makineler değişerek gelişse de değişmeyen nedir? Millattan önce 4.yüzyılda Aristo’nun camera obscura’dan (karanlık kutu); dışsal bir kaynaktan gelen ışığın karanlık odadaki bir iğne deliğinden ya da küçük bir delikten geçerek duvar ya da perde gibi bir zeminde dışarıdaki manzaranın ters görüntüsünü oluşturması; ilk defa bahsetmesinden bu yana fotoğraf tarihsel süreçte pek çok kez ölmüş ve dirilmiş; sinema, televizyon, internet derken hepsiyle yaptığı münakaşadan daha güçlü olarak ve yeni şartlara uyum sağlayarak çıkmayı başarmıştır. Bu süreçte fotoğraf karmaşık okumalara daha açık hale gelse de yine de büyüsünden bir şey kaybetmedi ve kendi dinamikleri üzerinde duran bir alan haline geldi.

Kısaca; 1830’larda birkaç fotoğraf denemesiyle başlayan bu sanat, Fransız mucit Joseph Nicephore Niepce’nin her ne kadar 1826 yılında çektiği söylense de kardeşleriyle yaptığı yazışmalardan bu olayın 1827 Haziran’ın da gerçekleştiği anlaşılan; “Pencereden Görünüm, Le Gras” isimli fotoğraftan başlayarak; fotoğraf makinesi, 1839’da William Henry Fox Talbot tarafından icat edilmesiyle birlikte o kadar geniş bir kullanım alanına kavuştu ki, 1888 yılında halkın kullanması için ilk fotoğraf makinesi piyasaya sürüldü. Zenginlerin tekelinden çıkan makine bir anda kayıt etme aracından hızla uzaklaşarak estetik kaygılarla oluşturulan fotoğraflara evrimleşti.

O günden bu yana fotoğraf hem gerçekliğe hem de kurguya dayalı olarak varlığına, belli unsurların gevşek bir zeminde değişken birlikteliğinden gelişerek hayat bulan bir alan olarak devam ederek, bazen birini diğerine tercih etse de ikisinden de hiçbir zaman vazgeçmedi. Biz de bu sayede giderek zihnimizin yerini alan bir imkân olmasının ötesinde, zamanla farklı estetik anlayışlara erişim sağlayacak yollardan birinin tevarüs ettiğini gördük…

Tekrar soruya dönersek; fotoğraf makinası ilk keşfedildiğinden bu yana görünümleri taşıma aygıtıdır. Temel çalışma ilkesi ilk günden bu yana değişmemiştir. Fotoğrafı çekilen şeyden gelen ışık küçük bir delikten geçer ve fotoğraf filminin üzerine düşer. İlkin bu film kimyasal yapısı gereği üzerine düşen ışık huzmelerini muhafaza eder, sonrasında kimyasal imkanlar kullanılarak filmin üzerindeki izlerden kağıda baskı yapılır. Çağımızda ise eskiye nazaran tüm bu işlemler teknolojinin getirdiği olanaklar sayesinde daha az karmaşık ve daha kolaydır; basitleşmiştir. Halen basit olmayan şey ise fotoğrafın kayıt ve ifade aracı oluşu arasındaki gerilimi görerek ortaya çıkan fotoğrafın anlamını kavrayabilmektir. Dolayısıyla fotoğrafın gerek salt gerçeklikle gerek kurgulanmış olanla ele alınması bizleri aporia ile karşı karşıya bırakmaktadır.

Özetle; günümüzde yılda kırk milyar kadar fotoğraf çekildiği tahmin ediliyor. Bu nedenle fotoğraf bir sadeleştirme sanatı, karar verme, ayıklama, çerçeveleme, düzenleme ve nihayet yorumlama sanatıdır. Bu merhalede, yorumlanan fotoğraflar değerlidir, dersek sanırım abartmış olmayız…

Resim dünyayı yorumlayıp kendi yapısına dahil ederken fotoğrafı ise öznel şartlarına göre okumayı öğreniriz. Onun kaynakları kendinin dışındadır. Resimde bir düzenleme bir terkip vardır ve ressamın amacıyla uyumludur. Fotoğrafta ise biçimsel düzenleme yoktur izleyicinin bilgi birikimine bağlı olarak izah edilebilir ya da edilemez. Sıradan bir fotoğrafta bile hakikat payı izleyicinin zihnine bağlıdır.

Elliott Erwitt’in ironik fotoğraflarından biri ya da Josef Koudelka’nın o kült eserleriyle neden Tortu’nun bu fotoğrafı arasında benzerlikler buluyorum? Tabi ki onların kareleri kadar güçlü ve özgün olması nedeniyle… Çerkez Karadağ, bir eser tabiattan ne ölçüde alıntı yapmışsa o eser sanatçıya değil tabiata ait olur. Fakat alıntılandığı yerden çıkıp sanatçının yorumuna ait oluyorsa o zaman sanat eseri olur; bu bir denge meselesidir derken aslında bu konuya parmak basıyor. Örneğin, tabiatın taklidi olan hiçbir çalışma nasıl sanat değilse varolan hayatın birebir yansıması olan hiçbir roman ki roman her şeyi yazmanın mümkün olduğu bir alan olsa da o roman da iyi bir roman değildir. Olsa olsa bir kayıt, bir tespittir. Bu onun güzel olmadığı anlamına gelmez ama sanat değildir işte… Bir manzara resmini ya da fotoğrafını sanat eseri haline getirmek o görüntüyü yorumlamak ve kendi kadraj seçeneğinizle işlemek olmalıdır. Aynı roman gibi fotoğrafta da konu fikir düzleminde oluşup sonra uygulamaya geçer ve uygulama şekli onun matematiğidir; bu manada, romanın matematiği kurgusudur. Çünkü üslup dediğimiz şey her gün yenilenen bir şeydir; her çeviride de ölen ve yeniden doğan. Kim bilir belki o nedenle bu coğrafyada dili yani üslubu nedeniyle çok sevilen Türkçe romanlar dünya piyasasında aynı rağbeti görmüyorlardır… Fotoğraf için de aynı durum neden geçerli olsun; gerçekten dünya fotoğrafında yer etmiş kaç karemiz var? Bunun sebebi sanata yaklaşımımız olabilir mi? Sanat niçin vardır? Sanata kim ihtiyaç duyar? Esasen sanata ihtiyaç duyan herhangi bir kimse var mı?

Tarkovski bu soruyu, yalnızca bir meta olarak tüketilmek istenmeyen sanatın amacını; kendine ve çevresine, hayatın ve insan varlığının anlamını açıklamak, yani insana varoluş sebebini ve amacını göstermek olarak cevaplar ve sanat insanları doğrudan doğruya bu soru ile karşı karşıya getirmelidir diye ekler. Ona göre; İnsan Havva’nın bilgi ağacından elmayı koparıp yemesiyle fırlatıldığı dünyada sonsuz bir gerçek arayışına mahkûm edildi. Bilgisiz, faniler olarak dünyaya atılan insanın trajedisi bu nedenle hiç bitmedi. Bu anlamda sanatın işlevlerinden bir tanesi insanı bilgilendirmek olmalı ki bu da onu bir açıdan bilimle ortaklaştırır. Ancak bilimle sanat arasında tek ortaklık budur. Çünkü sanat yaratıcılığın keşfiyle değil bir şeyler var etmesiyle uğraşır. Bilim, devamlı olarak merdivenin basamaklarını tırmandığını düşünür, her yeni bilgi ileriye doğru bir basamaktır ve bu yol dünyanın nesnel bilgisiyle ilgilidir. Oysa sanat; kendini vahiy olarak sunar; sübjektiftir. İnsan sanatta gerçeği öznel deneyimlerle sahiplenir, herkese yönelir, herkes tarafından hissedilebilen bir etki oluşturmayı hedefler. Bilimin ilerlemeci ve sınırlı yanından uzaktır ve bundan dolayı bilim ve sanat insanı bilgilendirme anlamında ortaklaşsalar da iki ayrı alandır. Tortu da bu çalışmasıyla adeta kapitalizmi hem nesnel hem de duygusal olarak fotoğraflayarak bunu çok iyi başarmıştır…

Dünya fotoğrafında yer etmiş kaç karemiz var, sorusuna dönersek. Bir felsefeci, aklın sınırlarında dolaşırken sanatçı bunun tam tersi bir durumdadır. Sanatçı için sınır yoktur; olmamalıdır. Onun görevi sınırları bilmek, korumak, topluma örnek olmak değildir. Neruda’nın söylediği gibi, “şiir yazana değil ona ihtiyaç hissedene aittir,” sözü gibi sanat da sanatçıya değil onu “tüketene” aittir. Bu toplumda öyle bir talep var mı? Eğer cevabınız, menfi ise; ekonomideki, her arz kendi talebini yaratır şeklinde açıklanan Say (Mahreçler) kanunu neden bu konuda işlemez… Tüm bunların nedeni her konuda sınırları çok olan bir toplum olmamız olabilir mi?

Peki, ben neden bu fotoğrafı o kadar çok kıskanmıştım? Enstalasyon ile uğraşmayı bırakmama neden olması bir yana ekonomi politik ile ilgili düşüncelerimi bir kareye sığdırılmış olması beni korkutmuştu. Bunun yanı sıra o kadar çok imrenmiştim ki Kapital’e bir kapak fotoğrafı seçecek olsam kesinlikle bu fotoğrafı seçerdim; tabi ki Şafak Tortu isminin künyede belirtilmesini şart koşarak. Marx’ı sadece dünyayı felsefi açıdan anlamlandırdığı için değil aynı zamanda duygusal yapısı nedeniyle seviyorum. Bu manada ekonomi politik eserlerini, ya da Birinci Enternasyonal söylevlerini değil kızıyla evlenmek isteyen damadı Paul Lafargue’a onay vermeden önce yazdığı mektubu okumanız yeterli olur sanırım…

Son olarak iyi fotoğrafı kötü fotoğraftan ayıran nedir? Tek kelimeyle; matematiğidir… Fotoğraftaki görüntü aynı zamanda hem kişisel, hem sosyal, hem ekonomik, hem güncel hem de tarihsel açıdan değerlendirilebilecek, aynı Tortu’nun bu fotoğrafında olduğu gibi çevresinde bir hale oluşturmalıdır. Bu türden kurulan bağlamlar görüntüyü kesintisiz başka fotoğraflarla ve imgelerle bağlamı içindeki yerini belirlemek olmalıdır. Bu yönüyle fotoğrafın da yaptığı soyutlamayla, zarif bir sanat dalı diyebileceğimiz matematiksel bir işleyişi vardır. Örneğin resim ve diğer sanatlar çizgisel olarak ilerlerken bunun matematiksel ifadesi 1, 2, 3, 4…… gibi sayma sayıları olabilirken fotoğraf çok daha farklı çağrışımlar yaratır ya 1-1-2-3-5-8-13-21..... şeklinde, bir sonraki sayının bir önceki ile toplamından elde edilen ve ardışık iki sayının birbirine oranının 1,618 yani altın oranı verdiği Fibonacci sayıları gibi ya da hayal dünyamızı harekete geçiren ve bir esinlenme gibi farklı bir düzenle çalışıp boşlukları birbirine bağlayan 2, 3, 5, 7, 11, 13… diye sürüp giden asıl sayılar gibi… Veya bir romanda pi sayısıyla ilgili okuduğum aşağıdaki bölüm gibi:

Öğretmen tahtaya bir daire çizer ve dairenin alanının pi sayısıyla nasıl hesaplanacağını göstermeye başlar.

Tahtadaki işi bitince masasına geçip pi sayısının kadim medeniyetler tarafından da hemen hemen yaklaşık değerlerde kullanıldığına, sayıyı temsil eden işaretin Yunan alfabesinden alındığına, pi sayısının düzensiz bir şekilde devam ettiğine ve basamaklarının tam sayısının bilinmediğine dair bir sürü şeyden bahseder.

Arka sıralardaki bir öğrenci sıkıldığı her halinden belli, “Gerçek hayatta hiçbir isimize yaramayacak bir bilgi bu,” der.

Bu sözün arkasında bıraktığı sessizliğin, aslında sınıftaki diğer öğrencilerin de hislerini tercüme ettiğini anlayan öğretmen, masasından kalkıp sıraların arasında yürümeye başlar. Ve: “Her rakam dizisini pi içinde bulabilirsiniz; öğrenci numaranızı, şifrelerinizi, kan değerlerinizi... Bir düşünün; sayıları harflere dönüştüren bir denklem ya da bir yazılım üretilse, kuramsal çerçevede adınızı veya sevgilinizin adını, bir sözü, cümleyi, hatta bir kitabı pi içinde bulabilirsiniz,” diyerek gerisin geri masasına döner. Ardından “Siz neyi görmek, neyi bulmak isterseniz pi sayısının içinde mutlaka bulursunuz; aynı hayat gibi,” der.

Nasıl pi sayısını pi sayısı yapan virgülden sonraki kısmıysa, ben de fotoğraf çekmeyi de roman yazmayı da bu alegorik anlatıma benzetirim…

#kritik

400 görüntüleme