• Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon
  • Siyah Instagram Simge
  • Black YouTube Icon

Bir Fotoğrafı Yorumlamak

En son güncellendiği tarih: 12 Ara 2019


“Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.” Stefan Zweig

Varolmak algılanmaktır. “Esse est percipi” olarak ifade edilen bu Latince deyişi her ne kadar felsefi idealizmin kurucusu İrlandalı filozof George Berkeley maddi şeylerin varolmadığını, maddenin bir soyutlamadan ve kuruntudan başka bir şey; insan düşüncesinin, algılamasının dışında, bağımsız bir dış dünya olmadığını kanıtlamak için yorumlasa da Borges buna “Yorgun Bir Adamın Düş Ülkesi” isimli hikayesinde farklı bir anlam kattı: “… Yalnızca yayımlanan doğruydu. Esse est percipi (varolmak fotoğraflanmaktır) …”

İşte bana bu yorumu hatırlatan alttaki fotoğraf Sinan Kılıç’a ait. Mahzen Foto ve No 238’in kurucusu olan Sinan Kılıç, bildiğim kadarıyla İzmir’de yaşayan bir fotoğrafçı ve muhtemelen bu fotoğrafı İstanbul’a yaptığı bir yolculuk esnasında Topçular Feribot iskelesinden Eskihisar’a doğru yol alan bindiği bir vapurda çekmiş olmalı. Görüntüden anlaşılan o ki Sirkeci Harem vapuru ya da başka bir güzergâhta işleyen vapur olsa ufukta görülen yapılar hem daha yoğun görülür hem de mesafenin kısalığı nedeniyle fotoğrafa konu yolcuların güvertede o şekilde rahat dikilmeleri pek mümkün olmazdı. İstanbul’un içinde seyreden bir vapurda, o harala gürele, keşmekeşin içinde çevreyi izleyecek zaman bulamazlardı. Mesafenin uzaklığının onları rahatlatmış olduğu ve duruşlarına bir dinginlik kattığı görüntüden çok belli. Hepsinden öte bu hattı oldukça fazla kullanmış olan benim için yabancısı olmadığım bir görüntü bu…

Bu fotoğrafı görür görmez, Lewis Hine’ın “Eğer hikâyeyi sözcüklerle anlatabilseydim, yanımda sürekli bir fotoğraf makinesi taşımaya ihtiyaç duymazdım,” sözünü hatırladım. Sinan Kılıç da anladığım kadarıyla fotoğraf makinasını devamlı yanında taşıyan fotoğrafçılardan. Çünkü tüm yolculuğa kıyasen oldukça kısa bir süre için güverteye çıkarken bile fotoğraf makinasını yanına almıştır. Gerçi izleyiciye göre sağdan ikinci kişinin, sarığının üstüne akseden cep telefonunun yansımasını andıran görüntü bu fotoğrafı cep telefonuyla çektiği algısı da yaratıyor fakat bu yine de fotoğrafı çekecek makinayı yanında taşıdığı gerçeğini değiştirmiyor. Artık fotoğraf ortadayken, onu çekerken hangi aleti kullandığı ilgimi çekmiyor, öğrenmek gibi bir derdim de yok…

Kaldı ki fotoğraf hakkındaki yazılarım, fotoğraf ile betimlenen hayata yoğunlaşmakta. Temelde yaptığım fotoğrafı anlamak için hayalimi kadrajın içine doğru girmeye zorlayarak görüntüyü karikatürize etmekten ibaret. Bunu yaparken de kendime bir kurallar manzumesi yazacak olsam ilk maddem gereksiz sorular sorma olurdu; fakat bu cevabını bilmediğim sorular sormayacağım anlamına gelmiyor…

Fotoğrafa dönersek, bu kare bana usta fotoğrafçı İzzet Keribar’ın dört tesettürlü kadını Edirne Eski Cami avlusunda o çok bilinen Arapça Muhammed yazısının önünde kameraya sırtları dönük şekilde kadrajladığı o meşhur fotoğrafını çağrıştırdı. Kompozisyon olarak birbirine benzer bulduğum bu iki fotoğraf, aynı zamanda, Ara Güler’in yine Edirne Eski Cami avlusunda çektiği Allah yazısının altındaki iki kadını kadrajladığı o ikonik fotoğrafla da uyumlu geldiler bana. Fotoğraf sanatında bu görüntülerin ilk örneklerini; yani giyim kuşam, duruş ve konudan oluşan imge kombinasyonunu Felice Beato’nun 1875 tarihli Japon Dansçılar isimli eserinden itibaren defalarca görmüştük… Ne var ki benzer görüntülerin hepsi iyi birer kompozisyon olmalarının ötesinde, düşününce hakiki içerikleri biçimde değil izahlarında yatmaktaydı. Bu nedenle Sinan Kılıç’ın bu fotoğrafının üzerine düşünmem gerekti… Üzerine düşündükçe de kendimi bu fotoğrafın bir yerlerinde görmeye başlayarak bu yazıyı kaleme aldım. Kendimi nerede hayal ettiğime en son döneceğim…

Kılıç’ın özel olanı yakalamakta gösterdiği başarı diğer eserlerinde de görülmekle birlikte bu fotoğrafındaki konu, adeta toplumun damarlarında kan gibi dolaşan bir kültür ve tarih ırmağını betimliyor. O da fotoğraf makinasını usta savaş fotoğrafçısı Don McCullin’in bir fotoğrafının altına yazdığı gibi diş fırçasını kullanır gibi kullanıyor çünkü sürekliliği olan kareler yakalıyor. Kılıç da McCullin gibi tetiği çekeceği zamanı çok iyi biliyor. Tam zamanında deklanşöre bastığı bu eserinde de fotoğraf makinasını bir dinleyici gibi konuşlandırmış ve görüntünün öyküsüne tam anlamıyla odaklandırmış durumda; bu durum oldukça sarih… İngilizcede hem silah hem de fotoğraf makinası için, deklanşör yerine Türkçenin aksine tetik anlamına gelen “trigger” kelimesi kullanılır. Vakanın salt mekanik bir ilişki olmadığını ifade etmek için doğru bir ifade bu; aynı zamanda dil bağlamında İngiliz edebiyatının göreceli olarak derinliğini gösteren küçük bir örnek olarak da okuyabilirsiniz bunu… Eğer ben bir yazar olmasam muhakkak bu konuya değinirdik fakat bana göre sanatçılar, yazarlar dahil uğraştıkları sanat dalı hakkında sadece eserleriyle konuşmalılar… Bu yönüyle benim bu yazıları yazıyor olmam da bir fotoğrafçı olmadığımın açık bir kanıtı…

Sinan Kılıç bu görüntünün kaydetmeye değer olduğuna neden karar vermişti? En yalın haliyle fotoğraf bir ileti hadisesidir. Belirli bir nesneyi olayı kaydetmeye değer bulduğuna ilişkin kararın sonucudur fotoğraf. En unutulmaz fotoğraflar kadar sıradan şipşaklar için de geçerli bir durumdur bu. Bilindiği üzere, fotoğrafçı her şeyden önce fotoğrafladığı kareyi seçer ve bu nedenle bu seçiş onun okuyuş biçimidir. Bu da genellikle sezgisel olarak çevresini refleksel bir okuyuş şeklinde gerçekleşir. Bir olayı fotoğraflayarak imgesel bir bütünlük oluşturması fotoğrafçının kültürel önerisidir. Daha farklı bir ifadeyle kendi deneyimlerinin ayak izlerinin kadrajda bıraktığı izdir. Kılıç da efsanevi fotoğraçı August Sander’in çektiği; takım elbiseli köylü, müzisyen ve burjuva fotoğrafları gibi gözlem sürecinin başında kendi bilincinin farkındadır. Sander’in söz konusu çalışmalarındaki kişilerin fotoğrafları benzer giysileri giydikleri halde ait oldukları soysal sınıfları tam anlamıyla betimliyorsa bu fotoğrafta yer alan insanların yüzlerini görmesek de ait oldukları sosyo kültürel yapıyı da çok açık bir şekilde görüyoruz. Elbiselerinin içindeki bedensel yapıları büründükleri giysilerden daha garip değil. İzleyiciye yabancı gelen o bedenler değil bu giysiler. Bu elbiselerin fiziksel nitelikleri renkleri, dokusu vs verdikleri mesajı değiştirmiyor. Anlaşıldığı kadarıyla Kılıç, özünde bu görüntüyü anakronik olarak değerlendirip deklanşöre dokunmuştur. Ne var ki çektiği fotoğraf, anlaşılabilir kılma çabası diyebileceğimiz bir hareket ile hayatiyet bularak sanatın nüvesine yönelik paradoksal bir durum yaratmasına rağmen, bize bağlantılar kuracak kadar uzun bir zaman bırakarak, düşünceleri anlatmak yerine aklımıza getirmekle bir sanat eseri hüviyetine bürünmüştür…

Gördüğüm fotoğraflara neden bir anlam yükleme gereği duyuyorum? Bazı teorisyenlerce; iyi bir fotoğrafın imge ve renk kombinasyonuna indirgenemeyeceği ve bir fotoğraf ne kadar yetkin kılınmış olursa olsun, içine anlam şırınga edilmedikçe, görüntünün durağan, biçimsiz ve kayıtsız olacağı söylenir. Çünkü anlam da aynı fotoğraf gibi zaman içinde düz bir çizgide ilerlemez; geçmiş, şimdi ve gelecek iç içedir. Anlam anlık değildir, bağlantı kurulan şeyle keşfedilir ve değişir. Fotoğraflanan an, bakan kişinin ona kendisini aşan bir biçimde yaklaşabilir ve yorumlayabilirse anlam kazanır. Bir fotoğrafı anlamlı bulunca aslında ona bir geçmiş ve gelecek atfetmiş oluyoruz, diyebiliriz. Başka bir anlatımla, fotoğraf için önemli olan kendisinin zamanın içinde yaşaması değil zamanın onun içinde yaşamasıdır. Örneğin Sinan Kılıç’ın bu karesi eğer sinemada bir sahne olsa kesinlikle bu kadar etkili olmazdı, onu değerli kılan o bir anlık duraksamada hayatiyet bulmasıdır. Süreğen bir zamanda anlamını yitirmesi kuvvetle muhtemeldi. Çünkü bütün fotoğraflar bir süreklilikten yalıtılarak üretilmişlerdir ve süreksiz hale gelen görüntü de aslında belirsiz bir yapıya dönüşür ki o nedenle bir anlama yani kelimelere muhtaçtır. Kılıç’ın bu fotoğrafı da konuya ulaşmak için onu çeken aletin sınırlarını aşmaya çalışan bir çaba içinde olduğu için yoruma ihtiyaç duyuyor, kelimeler olmadan kendini ifade edemediğinden değil…

Fotoğrafta sırtı bize dönük insanlar eğer o giysiler içinde olmasalardı, bu fotoğraf bu kadar dikkatimi çeker miydi? Muhtemelen hayır… Eğer bir görüntüye bakıp ve onu dikkate değer buluyorsak onu kendimizle ilişkilendiriyoruz ya da yorumlama yetisini kendimizde buluyoruz demektir. Aslında fotoğrafçı da deklanşöre bastığı an bunu düşünmüştür. Bu fotoğrafı çektim derken aslında ortaya felsefi, tarihi, sosyal bir sunum yaptığının farkındadır. Her fotoğraf olup bitmiş bir olaya aittir ama fotoğrafta öyle bir an yakalanır ki bu süreğen bir zaman dilimidir, geçmişi bugüne bağlayıp yarına aksettiren. Aynı zamanda iyi bir fotoğraf, aynı varolanı algılamayı başaran Sinan Kılıç’ın bu fotoğrafında olduğu gibi, fotoğrafı çekilen anla dışında kalan diğer bütün anların kontrastını yansıtmasıyla ayırt edilir… Gadamer’in söylediği gibi nasıl söylenmemiş̧ olan, bize söyleneni inşa ederse fotoğraf da görüleni kaydederken daima ve doğası gereği görünmeyeni de işaret eder. Benim roman yazarken riayet ettiğim tek kural da olsa olsa budur…

Örneğin elleri önde, gözleri ufukta ne reddeden ne tasvip eden kayıtsız bir duruşla vapurun güvertesinde dikilen dört erkeğin bulunduğu Kılıç’ın bu fotoğrafını görünce farklı zamanları aynı anda yaşayan hafızam otomatikman geçmişi bugüne bağlayarak, İslam tarihindeki dört halifeyi hatırladım. Bize göre en sağdan başlarsak; ellerinden narin ve güzel bir vücuda sahip olduğu anlaşılan, muhtemelen en gençleri, Ali; hemen onun yanında diğerlerinin aksine kollarını yere salmış, diğerlerinden daha yaşlı ve diğerlerinin nazarında daha saygın olduğu anlaşılan Ebubekir; hemen yanında güçlü, geniş omuzlarıyla kendinden daha bir emin duran Ömer ve en solda kaba, hantal, fıçı göğüslü, aynı zamanda kambur izlenimi veren ve diğerlerinden farklı renkte giysisiyle Osman; belki de zengin olduğundan giysisi diğerlerinden farklıdır…

Dilerseniz aynı görüntüyü dört kutsal kitaba da benzetilebilirsiniz. Mesela; ortada bulunanları, benim yorumumda Ömer olarak nitelediğim figürü aslında Tevrat’ın bir bölümü olan Zebur’a, hemen yanında Ebubekir olarak yorumladığım figürü Tevrat’a; (Bu yönüyle tarihsel işbirliklerini düşününce ikisinin birlikte Eski Ahit’e benzetilmesi oldukça tutarlıdır) onların sağında, diğerlerinden daha genç olmasından hareketle Ali olarak yorumladığım figürü, bir öncekilerle aynı renkte olmasından hareketle İncil’e, yani aynı geleneğin devamı olan Yeni Ahit’e ve diğerlerinden farklı renkte olması bir yana adeta sonradan yanlarına yanaşmış gibi duran figürü de yine benim yorumumdan hareketle Osman’ı da Kuran’a benzeterek görüntüyü hayal edebilirsiniz… (Sanırım Kuran’ı ilk derleyenin Osman olması da bu benzetmeye uygun olurdu.) Olmadı bu figürleri, İslam’da genel kabul gördüğü üzere dört büyük meleğe de benzetebilirsiniz. Bize göre sağdan sola; kıyamet günü sûra üflemekle görevli olan İsrafil; hemen yanında tüm meleklerin en büyüğü, en üstünü kabul edilen ve peygamberlere vahiy getirmekle görevli Cebrail; onun solunda doğa olaylarını idare eden Mikail ve en sonda ölüm meleği Azrail, olarak da düşünülebilirsiniz…

Sosyokültürel temelleri farklı olan bir başkası bunları Hristiyanlıkta kıyamet alameti olarak ortaya çıkacağına inanılan, Mahşerin Dört Atlısı olarak da yorumlayabilir; beyaz, kızıl, siyah ve soluk... Ve hatta bu görüntü kimi okurlara, fırsatını yakaladıkça zamanında Marksist olduğunu sonradan tabiri caizse ihtida ettiğini beyan etmeden duramayan, miadını doldurmuş olsa da halen çok satan bir yazarın herhangi bir romanının sayfalarından diğer romanına zıplayan, birbirine benzer karakterlerini bile çağrıştırabilir… Say soldan sağa; huruf-u mukattaa…

Fakat nasıl yorumlanırsa yorumlansın bütün anlatı geçmişten günümüze nakledilen bir hikâyeye bağlanacaktır. Bunun temel nedeni de fotoğrafın kadrajlama tercihidir. Periskoptan bakarcasına çekildiği yönünde bir izlenim veren bu fotoğrafıyla Sinan Kılıç kendi konumunu işaretleyerek, görüntüye felsefi, tarihsel bir derinlikte katmıştır. Bu figürleri odağa alıp çevresini karanlıkta bırakarak aslında bakanı içgüdüsel olarak tarihsel bir okuma yapmaya mecbur bırakmaktadır. Estetik açıdan görüntünün doğası bunu gerektirmektedir. Aynı zamanda Kılıç’ın kadraj tercihinden anlaşılan, kendisinin durduğu yer mana olarak yani düşünsel olarak fotoğraftaki görüntünün uzağında olmasının yanı sıra tasvip etmese de algıladığı bir gerçeklik bu…

Bununla birlikte, nasıl August Sander’in fotoğrafını çektiği insanların giysileri giyenlerin bedensel varlığını doğruluyorsa, kalıbı gereği oturaklı davranmaya zorlayan takım elbisenin temsil ettiğinin aksine, temelinde bu giysiler de geniş ve fütursuz hareketlere izin veren yapısıyla bir üslubu, karakteri gösteriyor. Gözlerini kısarak ufukta ne aradıklarını, kısık sesle ne konuştuklarını kestiremesem de giysilerine rağmen tedirgin ya da daha doğrusu temkinli duruşlarından, istikametlerinin İstanbul’dan dönüş değil İstanbul’a gidiş yönünde olduğunu tahmin ediyorum. Kuşkusuz geleceğe doğru bakarken tedirginlik yaşar insan, yüzü geçmişe dönükken değil; çünkü yarın hep İstanbul’dur bu topraklarda. Onlarsa o kadar geçmişten geliyorlar ki tedirginlikleri kadrajdan dışarıya fırlayacak gibi…

Sinan Kılıç, fotoğrafını çektiği bu kişilerin yüzleri kendine dönük olsaydı yine de bu fotoğrafı çeker miydi? Fotoğraftaki insanlar toplumun belirli bir kesiminde saygınlığı, özvarlıklarıyla mı yoksa giysileri üzerinden mi elde ediyorlar? Mucizelerin bitişi fotoğrafın keşfiyle açıklanabilir mi? Resim dinin alfasıysa, fotoğraf omegasıdır denebilir mi? Cevabını bilmediğim sorular bunlar ama gereksiz değil…

Tekrar başa dönersek, peki bu görüntünün bana göre izahı nedir? Bu soruya iki şekilde cevap vermeliyim; birincisi din algım, ikincisi bu görüntüyü kendi kişisel tarihimle ilişkilendirmem.

Öncelikle, din kavramına yaklaşımım diğer pek çok konuda olduğu gibi Marx ile aynı minvalde. (Neden açık kapı bırakıyorsam, hangi konuda onun ayak izlerini takip etmiyorum ki…) Marx tarafından son materyalist filozof payesi verilerek taltif edilen ve bir bakımdan öncüsü sayılan Spinoza’yı düşününce; “kainatın yasalara dayalı uyumunda kendini açığa vuran Spinoza’nın Tanrı’sına inanıyorum, insanlığın işleriyle uğraşan ve kaderi belirleyen bir Tanrı’ya değil,” diyen Albert Einstein gibi düşünmediğinin de açık bir kanıtı olmamasına rağmen, Marx’ın bırakın agnostik ya da deisme yakın olmasını; hatta Arnold Ruge’ye yazdığı bir mektupta ateizm etiketini reddettiğini bizzat beyan etmesine rağmen; sloganist Marksistlerce tam anlamıyla ateist olarak kabul edilse de dine karşı tutumu, mesela bu konuda hesaplaşmaya girdiği, dinin insan aklının bir yanılsaması olduğunu iddia eden Ludwig Feuerbach’la kıyaslandığında çok daha sosyolojik ve empati yüklüydü. Marx’ın bilimsel sosyalizmin kurucusu olarak isimlendirilmesi boşuna değildir çünkü diğer çalışmalarında yaptığı gibi din söz konusu olduğunda da öznel, duygusal kavramlarla hareket etmek yerine, aynı emek değer teorisinin yorumu, artı değerin oluşumu, diyalektik materyalizmi tanımlamasında yaptığı gibi kılı kırk yaran bir nesnellik içinde analitik kavramlaştırmalar yapmıştır. Marksizm’den nemalananların yaptığı gibi, baş edemediği için dini görmezden gelmemiş bilakis onu nesnel değerlendirmeye tabi tutmuştur. Bu manada, mücadele edilmesi gerekenin başlı başına din değil, onu var edip kendi amaçları doğrultusunda işlevselleştiren ekonomik düzen (önceleri feodalizm, sonraları kapitalizm) üretim bölüşüm ilişkileri, yani altyapı olduğunu ileri sürmüştür. Bu olmaksızın sadece dine karşı mücadeleyi de “gölge boksu” yapmaya benzetmiştir. İlk defa Bruno Bauer ve Moses Hess tarafından kullanıldığı kabul edilen “Din halkın afyonudur,” tabirini de hiç mi hiç öyle sanıldığı gibi, mutlak bir olumsuzlama anlamında kullanmamıştır. İktisadi şartların sürüklediği sefalet ve politik çaresizlikle hayatları tarumar olmuş yoksul kitleleri, içerisinde bulundukları tahammül edilmesi zor ve değiştirmeye de güçlerinin yetmediği koşullar karşısında “teskin eden” bir tür ağrı kesici anlamında kullanılmıştır. Tam bu noktada sanırım Mihri Belli’nin şu değerlendirmesini aktarmak uygun olacaktır: “Marksistler din konusunda radikal burjuvazi kadar müsamahasız değildir. Karl Marx’ın meşhur “Din halkın afyonudur,” sözünün yer aldığı paragrafın tamamını okursanız orada kötüleme yoktur, “Sömürü düzeninde insan dine sarılmasın da ne yapsın,” denir.

Günümüzde büyük bir soru olarak önümüzde duran, Bertrand Russell’ın, dinin korku üzerine kurulu olduğu ve bu korkunun zulmü doğurduğu iddiasına hiç değinmeden, tarihsel süreçte, gerçekten de Marx’ın tanımlamasıyla “ideolojinin ilk biçimi” olarak din; egemenler ve hâkim sınıflar açısından sömürüyü, eşitsizlikleri, sınıf çelişkilerini gizlemeye dönük yürütülen siyasetin elinde hep bir ideolojik silah işlevi görmüştür ve günümüzde de ezilen insanları eylemsiz kılmak için mükemmel bir alet işlevi görmeye devam etmektedir. Ancak din, üst sınıflar nezdinde işlevsel bir dayanak olduğu kadar, bıçak kemiğe dayandığında isyanların ateşleyicisi olduğunu da unutmamak gerek. Bunun en güzel örneği Roma İmparatorluğunun yıkılış sürecidir… Darısı sınırlarının güvenliğini insan hayatından daha önemli gören tüm devletlerin başına…

Gelgelelim sorunun ikinci cevabına; Gramsici’nin tanımladığı, “hegonomik sağduyu gereği, bazı şeyler hakkında konuşamazsınız, bunlar öyle içselleştirilmişlerdir ki başınız belaya girer,” sözünü göz önünde tutarak; çünkü romanlarımın aksine bu yazılar hayatımdan daha önemli değiller; benim kişisel tarihimle bu görüntüyü neden ilişkilendirdiğime gelince, müsaadenizle çağımızın büyük yazarlarından birinin cümlelerini aktarmakla yetineyim: … Çünkü ben de gençlik yıllarım boyunca ağzımda tükürüğüm kuruyuncaya kadar, gönül rahatlığı içinde hayata bakan bir hokkabaz gibi sırtım güne dönük; insanlara, yitirilmiş cennetleri anlattım; biraz madrabazlık, biraz ölüm şekilleri; aslında yeniden düzenledim hiç var olmamış olanı; cehennemin genişliğini, derinliğini ölçemeye çabalayan aletlerle; kalem, kağıt ve cetvelle… Çıkarıyordum ekmeğimi pespaye bir kitaptan, kutsal şarlatanlıkla; palaya, kamaya, kılıca övgü düzerek… Hurmalar arasından süzülüp gelecek, dişleri inci gibi parlak, saçları kükürt sarısı, dudakları tarçın, gözleri kehribar ışıltılı bir kızın yolunu gözlemeden… Nasıl açmıştım onu her şeyden habersiz, cehaletle ve nasıl kapatmıştım açmamak üzere bir daha, bilgelikle…

Son olarak Sinan Kılıç, fotoğraf çevresine ilişkin düşüncelerini, “kendimi fotoğraf ortamı denilen şeye hiçbir zaman ait hissetmedim. Ruhsal tek başınalık belki de fotoğraf çekmenin asıl nedeni oldu… fotoğrafa ortamı denilen şeyin, fotoğraf ekonomisinden bağımsız olduğunu düşünmüyorum…” şeklinde ifade ederek benim de edebiyat çevrelerine olan hislerime tercüman olmuştur. Onun bu değerlendirmelerine kendi adıma şunu ekleyebilirim; benzer şekilde edebiyat dünyasında da herkesin malumu olduğu üzere, ortada beş on tane, yirmi otuzar kişilik cemaatler mevcut ve yazarlık üretilen nitelikli içerikten çok bu çevrelerde kabul işi; yapısal olarak durum böyle, eskiden çok farklı olduğunu düşünmüyorum ve yakın bir gelecekte de çok değişeceğini… Kaldı ki gelecek nesillerin bugünkülerden daha zeki daha duyarlı daha zevk sahibi olacaklarının bir garantisi de yok…

Ne var ki değerli bir metaya dönüşmedikçe, soyluluk nişanesi takmadıkça, sergilere, müzelere hepsinden önemlisi zenginlerin evlerini süslemedikçe hiçbir sanat eseri nasıl yarına kalmazsa, piyasa koşullarında edebiyat eserleri de bir eleştirmenin onları yorumlaması için var olmuşlardır, sıradan okurlar için değil. Bir yazarın herhangi bir cümlesi, bir eleştirmen o cümleyi bilmem hangi yazarın eserinin kaçıncı sayfasında olduğunu yazıncaya kadar piyasa için bir değer taşımaz. Geride kalanlarsa spekülasyon saiki ile elinde para tutmak gibi bir niyetle stoklanan meta hüviyetine bürünürler…

Bu noktada asıl sorumluluk izleyiciye, okura düşüyor; onların aramaları, talep etmeleri gerekiyor yoksa önlerine sunulanlarla yetinirlerse piyasa ekonomisi gereği vasatlığa mahkûm olmaları kaçınılmaz. Maalesef kapitalist sistem bağlamında bu ülkenin en büyük sorunu da vasatlığın her işte ve işleyişte rağbet görmesi ve bu da ancak talep mekanizmasıyla aşılabilir. Yoksa kültürel ortam, altında görünürde anlattığından başka şey yatmayan eserlerle dolu olmaya devam edecektir.

Evet, nihayet en başta sorduğum; Sinan Kılıç algılama becerisiyle hiçlikten kurtardığı bu görüntüyü kadrajlarken, kendimi nerede hayal ettim, sorusuna cevap verebilirim… Tabi ki o insan, fotoğrafçının işini yapması için eğilerek camın altından geçen insan; görülmeyen ama hissedilen. Gerçek; işte gerçek orada, gerçek dilsiz…

#kritik

233 görüntüleme